Kör terörün ve kriz cenderesinin kaynağı belli

Posted by ertemcemil132 | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 03-11-2011

0

Batı basını, S&P’nin, harika zamanlamalarla(!) ABD’den sonra İtalya’nın da notunu düşürmesinden tutun da, bu konuda yapılan zirvelere kadar tüm haberleri ‘The Greek dept crisis’ yani ‘şu bildiğiniz Yunan borç krizi’ yakıştırmasıyla veriyor.

Bugün krizi İrlanda ve Yunanistan gibi küçük ülkelerin iflası ile açıklamaya çalışan Anglosakson medyası, aslında böyle yapmakla bir taşla birkaç kuş vurmaya çalışıyor.

Birincisi krizin kaynağının bu ülkeler olduğu yanlışı yerleştirilmeye çalışılıyor. İkincisi ve daha da önemlisi, bu ülkelerin ve sistemin kurtuluşunun AB para birliğinden çıkışla olacağı anlatılıyor. Geçen gün Roubini’de ‘Yunanistan Drahmiye’ye dönsün’ dedi. Bunun çıkar bir yol olmadığını en iyi bilenlerden birisi herhalde Roubini’dir.  Ama militarist batı basınının Yunan milliyetçileriyle birlikte tartıştığı bu yol, dünyaya Yunanistan üzerinden ‘başka bir şey’ anlatıyor.

Bu, çok açık olarak, siyasi küreselleşmenin durdurulması ve AB bütünleşmesinden bir ulus-devletler saldırganlığı üretme iradesinden başka bir şey değildir.

Yunanistan ilk önce Euro Bölgesi’nden sonra da- bunun doğal bir sonucu olarak- AB’den çıksın demek, AB sürecini durdurmak olduğu kadar, Yunanistan’ı yeniden Avrupa’nın doğuya uzanan bir uçak gemisi olarak kullanmak ve krizden çıkışın savaşa dayalı yolunu açmak olduğundan şüpheniz olmasın. Yani 20. yüzyılın başındaki senaryonun benzeri oynanmaya başlandı. O zamanda Britanya, Yunanistan’ı bir koçbaşı gibi Türkiye topraklarına sürerek, Türkiye’den başlayan ve Ortadoğu’ya uzanan ulus-devletler haritasını kanla çizmişti. Tabii ABD, Britanya’nın o zamanlar yarıda bırakmak zorunda kaldığı bu haritayı, 1948’de İsrail’i oraya sıkıştırarak ve daha sonra da kendisine bağlı eli kanlı diktatörler yaratarak tamamladı. İşte tam da şimdi, Yunan milliyetçileri, neoconlar, İsrail ve AB’nin içindeki ulus-devletçi militaristler, Kıbrıslı Rumları önlerine katıp yeni bir Türkiye sorunu ortaya çıkarmak istiyorlar. Şu Kıbrıs kıta sahanlığında sismik araştırma yapma hikâyesi tam da budur.

Aslında bu adımla, Kıbrıslı Rumları da harcamış oluyorlar; çünkü bu adım, Türkiye’yi devreye sokarak Rum kesimini, yalnız Güney Kıbrıs’a sıkıştıracak ve uzun vadede de Rumlar’ın meşruiyetlerini yitirmesine neden olacaktır. Kıbrıslı Rumlar’ı kullananların, krizi bu bölgeden başlamak üzere savaşla çözme yanlısı olan, neoconlar ve onların doğal müttefiki İsrail militarizmi olduğunu artık biliyoruz.

Savaş ittifakı barışçı – bütünleştirici çözümleri erteliyor

110920-113045-cemilc.jpg

Önümüzdeki günlerde bu savaş ittifakı, kör terörden başlamak üzere bütün kaos silahlarını devreye sokacak; aynı zamanda, Türkiye içindeki finans oligarşisi yoluyla da Türkiye’yi krizin ortasına sürüklemek için ellerinin altındaki banka ve fonları kullanacaktır.

Şu tarihten itibaren Türkiye’de kör terörden, Meclis’in yeni Anayasa yapma doğrultusunda adım atmasını engellemeye kadar varan bütün siyasi gelişmeler, bu savaş ve kriz cenderesini tezgâhlamak isteyen güçlerin stratejisinden bağımsız olmayacaktır. K. Afrika’da ve Ortadoğu’da kendilerinden bağımsız bir demokratikleşme istemeyen bu küresel savaş ekseni, Türkiye’nin de buraya yapıcı müdahalesini istemiyor.

Bakın AB’deki borç sorununun en yakın çözümünün bir ‘ortak tahvil’ ihracı olduğu bilinmesine rağmen, ulus-devletçi, milliyetçi politikacıların yönetimde olduğu Almanya-Fransa buna yanaşmamakta ve sorunu Yunanistan’ın üzerine atmaktadır.

TCMB’den Ahmet Değerli ve Gürsü Keleş’in Euro Bölgesi Borç Krizi başlıklı ekonomi notu, bu gerçeği, çok özlü olarak anlatıyor bizce. Yazarlar, ‘ortak tahvil’ ihracı ile ilgili şu sonuca varmaktadırlar. ‘Tablo’da gösterildiği üzere ortak tahvil ihracı ile gelinen faiz seviyesinin tüm ülkeler için borçlanma faizi olarak kullanılması neticesinde ülkelerin tutturması gereken faiz dışı denge seviyeleri önemli ölçüde değişmektedir. Fransa ve Almanya dışında tüm ülkeler ortak ihraçtan kamu maliyesi açısından olumlu yönde etkilenmekte ve borcun sürdürülememe riski önemli ölçüde azalmaktadır.’ Ancak AB, süreci bütünleşme ve barış yönünde derinleştirecek bu tür hamleleri ertelemekte ve dağılma-savaş korosu her geçen gün sesini yükseltmektedir. Tabii bu cephenin en önemli hedefi Türkiye’deki demokratikleşme ve bunun Ortadoğu’ya yansımasıdır. Şu sıralar başımıza gelen ve gelecek olan bütün olumsuz gelişmelerin arkasında bu gerçekler yatıyor. S&P, Türkiye’nin notunu yatırım yapılabilir seviyeye getirdi. S&P, yeni dönemi anlatan kararlar alıyor. İzlemek gerek.

‘Sol’ ama kadınsız ve işçisiz…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-06 tarihli Sesonline.net Yazısı

Eric Hobsbawm, “Küreselleşme, Demokrasi ve Terörizm”de (1) 21. yüzyılı anlatmak için dört önemli dinamiğin altını çizer:

1) 19. yüzyıla kadar gerek insanlığın gerekse ekonominin temelinin önemli bir kısmını oluşturan köylülüğün gerileme ve çöküş içine girmesi 2) Yoğun kentli bir nüfus ve hiper kentlerin oluşması 3) İletişim devrimi 4) Kadınların durumundaki köklü dönüşüm.

Aslında Hobsbawn’ın saydığı bu dönüşümler gelişmiş ülkeler için 20. yüzyılın ayırt edici özellikleriydi. İngiltere’de başlayan sanayi devrimi Hobsbawn’ın dört vurgusunu bütün bir 20. yüzyıl boyunca gelişmiş ülkelere taşıdı. İnsanlığın en köklü dönüşümlerinden biri onun topraktan koparak makinenin ve piyasanın bir parçası olmasıydı. Sanayi kapitalizmi emeği bir meta olarak piyasanın kucağına attığı an insanlığın özgürleşme ve eşitlik serüveni de başlamış oldu. Ancak ilkönce özgür emek sonra da adil bir dünyanın adımları Hobsbawn’ın yukarıda işaret ettiği dört dinamik üzerinde şekillendi.

İşçi sınıfının bir sınıf olarak kendini bulması, kadın hareketinin, kentlerin gelişiminin ve engel olunamaz iletişimin sayesinde oldu. Piyasa, katıksız burjuva demokrasisidir. Bu aynı zamanda “özgür” emek, rekabet, sömürü ve yağmadır. Piyasa için Hobsbawn’ın “iletişimi” gerekir. Ancak iletişim sadece bir teknoloji değildir; o aynı zamanda bir yönetim biçimidir ki; burjuva devletini ve onun “demokrasisini” gerektirir. Bilginin bir piyasa yapıcısı olarak en hücra yere ulaşması burjuva demokrasisinin başlıca marifetidir. Bu marifette yine burjuva devletinin güvencesinde şekillenir. Bütün bunlar politik iktisadın acımasız, katı ve ahlaksız dünyasında olur.

Ama bu dünya modernleşmeyi getirdiği gibi onu aşan yeni bir dünyanın temellerini de atar.

PİYASANIN DEVLETİ, DEVLETİN DİKTATÖRLÜĞÜ

Bu serüven bütün bir 20. yüzyıl boyunca dünyanın kuzey yarıküresinde oldu. Piyasa, burjuvaları özgürleştiren ve zenginleştiren bir politik iktisat alanı olarak emeği ve sermayeyi bir araya getirdi ve onların fiyatlarını ortaya çıkardı. Ancak piyasa ve onun demokrasisi hiçbir zaman burjuva iktisatçıların iddia ettiği gibi kusursuz olamadı. Çünkü varlığını borçlu olduğu sistemin zaaflarını ve defolarını barındırıyordu. Burjuva devleti bir siyasi güç olarak piyasanın ortaya attığı iktisada, ahlak kılıfını (2) ve bilginin denetimini getirdi. Bu aynı zamanda burjuva demokrasisinin de, “serbest piyasa”nın da sınırlarını çizdi. İşte 20. yüzyılda kapitalizmin bu tamiri ve düzenlenmesi, Hobsbawn’ın dört dinamiğinin kapitalist devlet tarafından bastırılmasını öne çıkardı. Kapitalizm kendi zaaflarını tamir edebilmek için, zaaflarını ortaya çıkaran piyasayı boğdu. Piyasaya müdahale Polanyi’nin dediği gibi ilkönce (3) emeğe müdahale demektir. Yani emeğin fiyatını, özgür emeğin örgütlü gücü değil de, çoğu kere, burjuva demokrasisini rafa kaldıran burjuva devleti belirledi. Emeğe serbest rekabet hakkı bir küçük dönem dışında hiçbir zaman olmadı. (4) Devletin bir üst iktisadi akıl olarak kapitalizmi tamir etmesi ve düzenlemesi 20.yüzyılın en önemli belirleyici dinamiğidir. Devlet, piyasanın ve onu yaşatan burjuva demokrasisinin bir diğer yüzü olarak emeğin özgür mücadelesine set çekerken, onu politikleştirecek (5) bütün dinamikleri boğdu. Bunu, dünyanın geri kalmış bölgelerinde kapitalizmi çarpık geliştirerek ve feodalizmle ittifak yaparak sağlarken kapitalizmin geliştiği yerlerde ise piyasa yerine devleti ikame ederek yaptı. Bu durum ilk önce bütün bir 20. yüzyıl boyunca Hobsbawn’ın iki dinamiğini kesin olarak kesip aldı:

Birincisi; kesintisiz iletişimi ve bilginin yaygınlaştırılması önlendi.

İkincisi ise; özgürleştirici bir güç olarak kadının yolu kesildi ve kadın hareketi kapitalist devletin ahlakıyla boğuldu. Kapitalist modernleşme, devletin kesin hâkimiyeti ve baskıcı ideolojisiyle şekillendi. Aşağıdan faşizm bilginin yaygınlaşmasına, bilime ve en çok da kadının politikleşmesine karşıydı. Devlet kapitalizminin bütün biçimleri, emeğin özgür dolaşımına ve örgütlenmesine karşı olduğu gibi bilginin ve haberin yaygınlaşmasına da karşıdırlar. Çünkü emeğin dolaşımı aynı zamanda kadın emeğinin de dolaşımı ve özgürlüğü, örgütlenmesi demektir. Bilginin ve haberin özgür dolaşımı ise kadını politik bir güç olarak ortaya çıkaran en önemli dinamiklerdir.

Piyasanın ve burjuvaların demokrasinin boğulmasıyla kadın hareketinin boğulması aynı tarihsel zamana denk gelir. Bu zamanlar faşizm ve “reel sosyalizm” zamanlarıdır. Yarım ve bilgiden yoksun bir emek hareketi örgütsüz ve devlet egemenliği altında bir emek hareketi demektir. Bu da kapitalist devletin piyasaya en ağır müdahalesidir. (6) Hobsbawn’a geri dönersek 20. yüzyıl, kapitalizmin ortaya çıkardığı dinamikleri bir sonraki yüzyıla devrederek, 21. yüzyılı biçimlendirecek iki önemli ipucu ve dinamik bırakmıştır: Yeniden örgütlü emeğin ortaya çıkması ve devletten ayrı olarak kendini var etmesi ve onun bir parçası olan kadın hareketinin politikleşmesi.

Kapitalizmi düzenleyen ve onu “iyileştirmeye” çalışan bütün devletçi yaklaşımlar aynı zamanda ataerkil bir ahlak anlayışını da dayatmışlardır.

Ulusal pazarların ulus-devlet tarafından düzenlenmesi ve sermayenin bu şekilde birikimi gelişmiş kapitalizmlerde burjuva demokrasilerinin belli zaman kesitlerinde rafa kaldırılması ve ulusal birliğin faşizmlerle sağlanmasıyla olmuştur.

ULUS-DEVLET NİZAMI VE ATAERKİL MODERNLEŞME

Bu dönemler, homojen bir ulus pazar için, azınlıkları, aykırı-“farklı” olanları ve kadınları hedef almış ve onları ataerkil ulus-devlet nizamına sokmuştur.

Dünyanın gelişmemiş “yerlerinde” ise bu ataerkil-ulus devlet nizami ve homojen ulus pazar yukarıdan bir devlet müdahalesinin ve doğrudan diktatörlüğünün marifetiyle olmuştur. Sanıldığının aksine “serbest piyasa” buralarda hiç olmamıştır. Yine buralarda hiçbir zaman doğru dürüst bir örgütlü emek hareketi, bilginin ve haberin, burjuva anlamda bile, özgürlüğü ve kapitalizmin her yerde eşit ve aralıksız sömürüsü olmamıştır.

Tam aksine çarpık bir kapitalizmin yarım burjuvaları, ayakta kalabilmek ve palazlanabilmek için feodal kalıntılarla ittifak yapmışlardır. Yine buralarda emeğin tam olarak örgütlü olmaması, onun karşıtı burjuvazinin zayıf olması ve devlete dayanması kadar; kadının emeğinin özgürleşmemiş olmasına da bağlıdır. Kadının kısmen kapitalist sömürünün dışında kalması ve örgütlü emek hareketine dâhil olamaması, buralarda burjuva anlamda demokrasinin gelişmemesindeki en önemli etmenlerden birisidir.

İşte bu yüzden faşizmin, yalnız bir devlet biçimi olarak değil, aynı zamanda bir yaşam tarzı olarak da en ufak çatlaklara kadar girip içselleştiği azgelişmiş toplumlarda siyaseti ve siyasetin cephelerini, emeğin ve kadın hareketinin olmadığı “modern” hareketler belirlemiştir. Bu modern hareketler hem sağdır hem de soldur. Ama kadınsız ve işçisizdir.

İşte şimdi bunlardan kurtulma zamanı…

1-Hobsbawn, E. Küreselleşme, Demokrasi ve Terörizm, Agora, 2008, İstanbul

2-Thompson, E.P. İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, 2004, İletişim yayınları, İstanbul.

3-Polanyi, K. Büyük dönüşüm, 1986 Alan yayıncılık, İstanbul.

4-Sermayeye sosyalizm, emeğe serbest rekabet! Örgütlü emek, aynı zamanda emeğin yönetimi ve sermayenin giderek kolektifleşmesi demektir. Devlet mülkiyeti insanlığın gördüğü en acımasız ve en yoğun sömürüye cevaz veren mülkiyet biçimidir.

5-Emeğin politikleşmesi, hiç şüphesiz onun yalnız bir hak arama mücadelesi içinde kalmaması, meta olmadığı yeni bir dünya için mücadelesinin parçası olmasıdır.

6-Burada tabii ki piyasa ve devletin birbirini dışlayan ve birbirinin alternatifi olan iktisadi düzlemler olduğu iddia edilmiyor. Ancak nasıl ki burjuva devlet tipinin temel iki faklı biçimi olan “demokrasi” ve faşizm kapitalizmin iki farklı siyasi veçhesi ise; piyasanın hâkim olduğu ya da devletin hâkim olduğu biçimler kapitalizmin farklı iktisadi yüzleri hatta tarihsel dönemleri olarak var olurlar.