ABD Seçimleri Piyasaların Miladı Olacak Mı?

Posted by cemilertem | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 19-05-2008

0

Dünya 2008 sonunda yapılacak ABD başkanlık seçimlerinden sonrasına hazırlanıyor. Dünya ekonomisi ABD’deki kan değişimi ile birlikte yoluna nasıl devam edecek; Türkiye bu değişimden nasıl etkilenecek. Bu soruların cevapları ile ilgili bir yolculuğa hazırmısınız?

Dünya önümüzdeki yıldan itibaren çok önemli değişimlere gebe. Rusya’da ve ABD’de 2008 yılı içinde ve sonundaki seçimler birçok dinamiği harekete geçirecek ve değiştirecek. Türkiye, AB ve Ortadoğu’da da taşlar yerine oturmaya başlayacak. Biz bu yazıda geçen yıl başlayan ve önümüzdeki yılsonuna doğru daha da belirginleşecek değişimleri ele alacağız.

En önemli tarihlerden biri 2008’in kasımı bu tarihte Amerika’da başkanlık seçimleri olacak. Bu tarihi dünyadaki makro ekonomik dengelerin değişmeye başlayacağı milat saymak abartılı bir yaklaşım değil. Amerika’da büyük olasılıkla Bush iktidarı, yerini Demokratlara bırakacak. Bu değişim ilk önce ABD’nin dış politikasını ve buna bağlı dinamikleri etkileyecek. ABD’deki olası değişimin ikinci istasyonu ise ekonomi. Yüksek faiz, karşılıksız ama güçlü dolar politikası resmen sona erecek. ABD, kamu açığını ve dış açığını azaltmak için parasının gerçek değerine dönmesini isteyecek. Bunun için de mali yapısını ve öncü sektörlerini güçlendirmek için bir başka yol açacak. ABD’de teknoloji sektörü ve mali sektörler Clinton dönemindeki parlak günlerine dönme işaretleri verirken, Çin’de ucuz işgücü ve düşük yuan devrini bitirecek(mi?) Eğer böyle olursa bunun dünya ekonomisine olumlu etkileri orta vadede görülecek.

Krize ne kadar yakınız?

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-11 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Türkiye’nin üretimi de düşmeye başladı. Aralık ayında sanayi üretimi yüzde 1,4 düştü. Büyümenin en önemli bileşkeni olan bu kalem düşme eğiliminde. Son düşüş, bizce iç pazarın daralması ve gelecek aylardaki ihracata yönelik siparişlerin düşme beklentisinden kaynaklanıyor. Örümüzdeki aylarda küresel durgunluğa bağlı ihracat düşüşleri de beklenmeli. Sanayileşmiş yedi batılı ülkenin oluşturduğu G–7, küresel düzeyde ekonomik büyümenin görünüşünün kötüye gittiğini resmen kabul etti. G–7 Maliye Bakanları ve merkez bankası başkanlarının, Japonya’nın başkenti Tokyo’da yaptıkları toplantı sonuç bildirgesinde; ABD emlak piyasasının çökmesinin birçok ciddi riskleri beraber getirdiği, kredi koşullarının sıkılaştırılmasının tüketicilere ve küresel düzeyde ekonomiyi yönlendiren firmalara para akışını yavaşlatacağı ifade edildi. Böylece olan bitenin Amerika ile sınırlı kalmayacağı ve bu krizin tarihe bir gelişmiş ülkeler krizi olarak geçeceği kesinleşti. Peki, biz bir “gelişmekte olan ülke” olarak şu an ne durumdayız; bunu ölçebilirmiyiz?

Elimizdeki verilere bakıp Türkiye’nin bu durgunluk tablosunun neresinde olduğunu saptayabiliriz. Bunun için yapılan çalışmalar, sekiz değişkenin kriz dönemlerini önceden başarılı bir şekilde öngördüğü tespit ediyor. Değişkenler öngörü başarısına göre ekonominin değişik alanlarından (finans, dış ekonomik ilişkiler, reel sektör, uluslararası göstergeler) türetilmiş 50’ye yakın değişken arasından seçiliyor. Öngörü başarısı, krizler patlak vermeden en az 12 ay öncesinden başlayarak eşik değerlerin aşılarak sinyal üretilmesi olarak kabul edilmiş. Buna göre tespit edilen sekiz değişken şunlar; M2/GSYİH, Özel yurtiçi Krediler /GSYİH, İhracat/İthalat, Net Uluslararası Rezervler/İthalat, Cari Denge/GSYİH, Portföy Yatırımları/GSYİH, TÜFE Bazlı Reel Kur, ABD-Türkiye reel faiz farkı. Bu temel sekiz değişkenin toplulaştırılması ve değerlendirilmesi bize Türkiye’nin “öncü kırılganlık endeksini” veriyor. Dr. Semra Pekkaya (*) ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırmaya göre bu değişkenlerden yalnız ikisinde kriz sinyali tespit edilmiş. Bunlar da Cari Denge/GSYİH ve Portföy Yatırımları/GSYİH değişkenleri. Cari dengede ihracat yükselişlerine bağlı toparlanma eğilimi olmakla birlikte bu değişken Temmuz 2005’ten beri negatif değerde gözükmekte ve kriz sinyali vermekte. İkinci kriz sinyali üreten değişken ise Haziran 2007’den beri eşik değerin altında. Bu iki değişken dışında, önemli sayılabilecek, ihracatın ithalatı karşılama oranı, Net Uluslar arası Rezervlerin ithalata oranı eşik değerlerin üzerinde. Türkiye şimdilik ilk önce finans sonra da reel sektörü saracak bir krizden uzak gözükmekte. Ancak 2004’ten beri ekonominin lokomotifi olan inşaat, otomotiv, perakende, internet teknolojileri gibi sektörlere yatırımın devam etmesi gerekiyor. Esas olan bundan sonra bu sektörlerden olumlu sinyallerin gelmesi. Bu sektörlerde faaliyet gösteren “büyükler” bu yıl içinde yeni yatırımlara ve istihdam artışına gitmeye hazırlanıyor. Ancak bu tabii ki devede kulak. Türkiye’nin küresel durgunluktan zarar görmemesi için KOBİ’lere yönelik sektörel teşvik ve istihdam paketinin hemen devreye girmesi gerekiyor.

(*) Dr. Semra Pekkaya 14 Şubat Perşembe günü Kadir Has Üniversitesi’nde Finans Enstitüsü’nün düzenlediği ve DPT müsteşarı Ahmet Tıktık’ın da katılacağı sempozyumda bu çalışmasını sunacak.

Emperyalizm, Rusya ve biraz da ‘Ergenekon’ notları!..

Posted by cemilertem | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-04-01 tarihli Sesonline.net Yazısı

Bugünleri tarihçiler ileride nasıl anlatır bilmiyorum ama benim öngörüm, yaşadığımız günler tam küreselleşmenin doğum sancılarını hissettiğimiz zaman dilimi içine giriyor. Burada “tam küreselleşme” derken, Kautsky gibi bir ultra emperyalizmden söz etmiyorum. Yani bu statik bir denge hali değil, tam aksine dinamik bir geçiş süreci. Amerika’nın 1970’li yılların başında çözülmeye başlayan hegemonyasının sonuna geliyoruz. Ulus-devlete bağlı emperyalizm süreci bitiyor. Galiba yaşanılan kafa karışıklığının en önemli nedeni de bu durum.

Buharin, emperyalizmin devlet tröstleri arasındaki rekabet olduğunu söyler. Bu rekabetin ortadan kalkması halinin, kapitalizmin işçi sınıfına karşı duran bir dünya tröstüne dönüşmesine yol açacağını ancak, Hilferding’in de vurguladığı bu gelişmenin, yaşanılan çağda yalnız teorik olarak mümkün olduğunu da belirtir. [1] Buharin, o dönemde kapitalist çıkarların uluslararasılaşmasının kaçınılmaz olduğunu ancak bunun sermayenin ulusallaşması ve devlet sınırlarının kapatılmasına doğru gelişen güçlü bir eğilimle engellendiğini de söyler. Bu tespit, çok açık olarak sermaye birikim sürecinin 19. yüzyılda ve 20 yüzyılın son çeyreğine kadar olan süreçte ulusal pazarlar üzerinden ve ulus-devletler eliyle gerçekleştirildiği gerçeğinin ifadesinden başka bir şey değildir.

Buharin, bir ultra-emperyalizm (buna bütünleşme demek daha doğru) fikrine, uzlaşmacı statik bir denge halini anlattığı için karşı çıkar. Ve sağcı bulur. Tam aksine kapitalizm ve onun son aşaması olan emperyalizm dinamik bir olgudur ve ona mekanik olarak bakılamaz. Merkezileşme eğilimi nasıl mutlaklaştırılıp bir denge haline götürülemezse, tek bir ulusun emperyalizmi de mutlaklaştırılıp emperyalizmin kendisi olarak anlatılamaz. Eğer bunu yaparsak, Kautsky’nin yaptığını tersinden yapmış oluruz, o kadar. Peki, şimdi olan nedir? Şüphesiz ABD emperyalist eğilimlerinden soyunmuyor. Ama yalnız militarist güce dayalı bir ulus-devlet emperyalizminin de sonuna geldiği kesin. ABD, artık gücünü kapitalizmin işleyiş yasalarından başka bir şeyden alamayacağını, alsa bile bunun uzun dönemde mümkün olmayacağını gördü. Kapitalizm, ulus-devletlerden kaynaklı çelişkileri törpüleyerek bu enerjisini finans ve bilişimin sonsuz dünyasına yöneltti. Otuz yılı aşkın bir süredir çözemediği karlılık ve düzenli kazanma sorununu, yeni bölgesel ekonomiler kurarak bunları da borsalarla birbirine bağlayarak çözmeye çalışıyor. Burada AB, Rusya, Çin ve tabii Japonya başrolde. ABD ise var olan durumu kabullenerek gücünü korumaya çalışacak.

BATMAYAN GÜNEŞ VE YENİ KRİZ

Bir zamanlar İngiltere’nin üzerinde güneş batmıyordu, sömürgeleri sayesinde. Şimdi borsaların üzerinde güneş batmıyor. İlkönce Tokyo borsası ilk ışıklarla o günkü piyasaların nasıl şekilleneceğini anlatıyor bize. Sonra Şanghay olan bitene yukardan bakan zengin bir mirasyedi edasıyla Tokyo’yu bastırıyor. Hong Kong, G.Kore ve Malezya dünün yorgun Amerika’sını takmamaya çalışıyorlar. Rusya açıldığı zaman o gün az çok belli olmuş oluyor. Rusya’da Asya’yı takip ediyor. Rusya’dan sonra açılan en dinamik borsa İMKB. İşte burada kırılma başlıyor. Tokyo, Singapur, Şanghay, ABD’ye rağmen iyi gitmiş olsa bile, İstanbul ABD’ye rağmen iyi gitmiyor. Avrupa borsaları açıldıklarında hem dünkü ABD’ye hem de Asya’ya bakıyorlar. Amerika açıldığı zaman gün belli oluyor. Brezilya’nın Bovespa’sı artık İMKB’ye nal toplatıyor. Kapitalizmin bu mabetleri 24 saat açık ve yaşadığımız kriz sonrasının işaretlerini bize veriyorlar.

1970’li yıllarda başlayan krizin kuyruğuna geldik. Bu dönem bittiğinde karşımızda dünyanın yeni güç dengelerini bulacağız. Bugün zenginliğin ve onun gücünün nasıl dağılacağın işaretleri de bize iki ekonomik olgu veriyor. Birincisi dünya borsaları; ikincisi ise kimin ne kadar ürettiği ve tasarruf ettiği. Ekonomik ve siyasi yerini belli etmiş ama tasarrufları yetmeyen ülkeler durumu idare ediyorlar. Ama bizim gibi hem açık veren hem de duracağı yer henüz belli olmayan ülkelerin işi zor. Örneğin İspanya ve Yunanistan Türkiye’yle birlikte en çok cari açığı veren ülkeler olacak bu yıl ama riskleri bizim kadar değil.

The Ekonomist’in 2008 yılı için yaptığı tahminlere göre cari işlemler açığının milli gelire oranında Yunanistan, İspanya ve Türkiye başı çekecek. Bu yıl Yunanistan’ın milli gelirinin yüzde 12′si, İspanya’nın yüzde 9,1′i, Türkiye’nin ise yüzde 7,4′ü kadar cari açık vereceği öngörülüyor. Cari açığın milli gelire oranında bu üç ülkeyi yüzde 6,9′la Pakistan, yüzde 4,7 ile ABD izliyor.

Çin 249,9 milyar dolarla son bir yılda en fazla cari işlemler fazlası veren ülke. Cari fazla veren ülkeler sıralamasında Çin’i 223,2 milyar dolarla Almanya, 212,8 milyar dolarla Japonya, 98,9 milyar dolarla Suudi Arabistan, 76,6 milyar dolarla Rusya izliyor. Burada Asya’nın, Çin’in, Rusya’nın ve AB’nin bir bölümünün başta ABD olmak üzere açık veren ülkeleri fonladıkları ortaya çıkıyor. Amerika, Asya ve Avrupa bölgesel ekonomileri oluşuyor. Borsalar bu bölgesel pazarları birbirine bağlayan deniz fenerleri gibi çalışıyor. Herkes birbirine bakıyor ve herkes birbirinden mal alıp veriyor. Bunun için herkesin kapılarının sonuna kadar açık olması gerekiyor. İşte bu olgu tamamıyla yeni bir dönemi bize anlatıyor. Artık hiçbir şey soğuk savaş dönemindeki gibi olmayacak. Çok büyük olsanız bile güneşin doğuşuyla açılıp birbirini izleyen borsaların hoşuna gitmeyecek bir adım atmanız çok zor.

İşte ulus-devletlerin “büyüklüğün” sonu ve sınırı burada. Buna piyasanın aklı deniyor. Kapitalizm artık devletten çok piyasaya güveniyor.

RUSYA: O HEP DURDUĞU YERDEYDİ, GİDİP GELEN BİZDİK

Örneğin Rusya bunu gördü. Rusya’nın doksanlı yıllardaki hikâyesi ve bugün geldiği yer bize bunu gösteriyor. Rusya doksanlı yılların başından itibaren küresel birikim sürecine hizmet etmeye başladı, fonlarını ve enerji gelirlerini küresel sisteme pompaladı. Rusya’nın kaynakları yeni Ruslar ve yarı askeri iş adamlarından oluşan oligarşi tarafından küresel sisteme aktarıldı. Rusya’nın iktidarı uluslararası petrol, gaz ve metalürji şirketlerinin elinde artık.

Yeni seçilen Medvedev, Rusya’yı küresel-liberal dünyaya entegre edecek adımları atacak. Rusya, AB genişlemesinin ve küresel yeni yapılanmanın enerji ve finans merkezi oldu bile. [2] Bulunduğumuz coğrafyayı önümüzdeki yıllarda üç dinamik belirleyecek:

Birincisi; AB’nin genişleme dinamiği, ikincisi, ABD’nin yeni konumu ve yapılanması, üçüncüsü ise Rusya’nın hem bulunduğumuz coğrafyadaki hem de küresel ekonomideki yeni rolü. Rusya’nın yeni yönelimleri Türkiye’yi çok ilgilendiriyor.

AVRASYACI TEZLER

Yaşadığımız krizin dünyada ekonomik ve siyasi bir ayrışmayla sonuçlanacağını ve batının alternatifi yeni bir odağın Avrasya bölgesinde şekilleneceği tezi yeni değil. Bu tez, ekonomik gücü ve siyasi geçmişi nedeniyle Rusya’yı merkeze oturtuyor. Ulusalcı ve Avrasyacı tezlerin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne kadar uzanıp Çin’i de içine alan versiyonları da var.

Ergenekon operasyonuyla “bu kadar da olmaz, bunların mutlaka bir dış bağlantıları ya da beklentileri vardır” görüşü gündeme geldi.

Burada “bağlantı” işi biraz zayıf bir ihtimal ama “beklenti” tabii ki doğru. Yaşanılan küresel krizin, ABD’nin gücünü geriletip, tek odaklı bir siyasi ekonomik yapıdan çok odaklı yeni bir yapıya yol açarak sonuçlanacağı, ulusalcı tezleri savunanların ciddiye aldıkları, hatta yaydıkları bir görüş. [3] Burada Türkiye’nin de, başını Rusya’nın çektiği AB ve ABD karşıtı yeni bir merkezin hatırı sayılır bir odağı olacağı iddiası, ulusalcı kanat tarafından oldukça ciddiye alınıyor, hatta geliştiriliyor.

Geçen perşembe Taraf’ta Hakan Aksay yazdı; “Avrasyacılar Kremlin’i Türkiye’ye karşı kışkırtıyor” diye. Bu Avrasyacılar bizim ulusalcıların Rusya şubesi gibi. Avrasya Hareketinin lideri Dugin, Ergenekon operasyonu olunca bir basın toplantısıyla operasyonu kınamış. Aslında Dugin gibiler tipik marjinal, neo-faşist Rus milliyetçileri. Bunlar Putin’in AB ve ABD’yi dışlayarak Çin, Hindistan gibi ülkelerle birlikte yeni bir odak oluşturma yöneliminin yarım kaldığını iddia ediyorlar. Hâlbuki Putin başından beri, – böyle bir eğilimi varmış gibi görünmesine rağmen- Rusya’nın, AB ve ABD ile yeni ilişkiler geliştirerek, küresel dünyanın güçlü oyuncusu olacağı görüşündeydi. Bunun için hem AB ile hem de ABD ile ilişkilerini hep sıcak tuttu. Hatta ABD’nin Irak ve Ortadoğu yolunu açtı. Zaten bu tercihi Rusya’yı ipten çekip aldı. Çünkü işgal ve ekonomik krizle birlikte artan petrol fiyatları bugün Rusya’yı yeniden güçlü ve sorunsuz bir ekonomi yaptı.

MAFYACI OLİGARKLARDAN SAYGIN BURJUVALARA

1990’ların sonunda, 1998 krizinden hemen önce, Rus ekonomisi hala Sovyet korporasyon sisteminin zararlı kalıntılarını taşıyordu. Bu özellik, el konulan kamu işletmelerini bürokratik mafyanın eline veriyordu. Kamunun yağması veYeltsin dönemindeki daralma ve üretimsizliğin sonucu, uluslar arası piyasalardan borçlanma zorunluluğu olarak kendisini gösterdi. Yani IMF işe başladı. 1990’ların sonunda petrol ve gaz gelirleri GSYİH’nın yüzde 20’sine eşitti. Yaklaşık 70–80 milyar dolar gibi bir değere denk gelen bu meblağ yağmalanan Rus ekonomisinin ihtiyacını görmüyordu. Ve Rusya krizle tanıştı. Ancak krizin asıl nedeni mafyalaşmış bürokrasinin, yağması ve dışarıya sermaye kaçırmasıydı. 1990’lar boyunca her ay yurtdışına çıkarılan sermaye miktarı iki milyar doları buluyordu. Bu yıllık 20–25 milyar dolara denk geliyordu ki; Rusya’nın o zamanki ihracatının yüzde 30’unu teşkil ediyordu. Rusya’dan kaçırılan fonlar küresel sermaye için ucuz kaynak oluşturdu. Bu süreci sanayisizleşme ve oligarşik devletin oluşması izledi.[4]

Rusya Federasyonu’nun, dünya ekonomik sistemine hammadde satıcısı ve küresel sermaye için bir pazar olarak dâhil olması doğrultusunda, devlet yapılanmasının yeniden oluşması gerekiyordu.

Yeltsin’in oligarşik ve bürokratik yağmacı devleti yerini, Putin’in Washington uzlaşısını takip edecek devletine bıraktı. Artık 1998 krizinden hemen önce, yanlış bir zamanlamayla, Moskova’da şube açan Goldman Sachs rahat bir nefes alabilirdi.

Bu tarihten sonra petrol gelirlerinin artması ve batı ile düzenli ilişkiler, tahıl ve sanayi ihracatını da artırdı. Yeltsin döneminde yüzde 50’lere düşen kapasite kullanım oranları yeniden yükseldi.

Öte yandan ABD’nin Irak petrolünü ele geçirme ve Ortadoğu kaynaklarını denetim altına alma girişiminin başladığı andan itibaren, Rus enerji arzının AB için önemi arttı.

ENERJİ STRATEJİSİ VE GAZPROM

Putin Rusya’sı başta AB olmak üzere dünyaya yalnız petrol değil, sanayi ürünleri ve gaz ihracatında da iddialı olmayı hedefledi. Sanayileşmenin, enerji üretiminin ve ihracatının, mali piyasaları derinleştirmekten geçtiğini Putin farkına vardı. Bunun yolu da AB ile ticari ve politik ilişkilerin gelişmesi idi. Bu yüzden 2003’te son halini alan ve 2020’ye kadar sürecek Rus enerji stratejisinde Gazprom ve AB’ye dönük enerji ihracatı önemli bir yer tutuyor. Rusya’nın bu stratejik yönelimiyle AB’nin enerji ihtiyacı örtüşmektedir. Bunun dışında Putin Rusya’sı bu süreçte ABD kaynaklı mali sermayeyle ciddi işbirliği yaptı. Rusya’da sermaye piyasaları son on yılda hem büyüdü hem de derinleşti.

GAZPROM’UN BİR AYAĞI AB’DE

Gazprom’un %36,81’i tüzel kişiliklere, %11’i yabancı tüzel kişiliklere, yüzde 13,32’si RF vatandaşı gerçek kişiliklere ve yüzde 38,37’si doğrudan Rus devletine ait. Gazprom bugün Rusya ve AB ilişkilerinde kilit role sahip. Almanya Gazprom’un ortağı gibi.

Enerji kaynağı sınırlı olan Almanya yılda 100 milyar metreküp doğal gaz tüketiyor. Almanya bunun sadece %20’sini kendi üretimi ile karşılayabiliyor. Doğal gaz gereksinimi Almanya’da sürekli yükselen bir çizgi takip ediyor.

Alman firması Ruhrgaz Gazprom’un yüzde 6,43’üne sahip. Rurhgaz bu sayede Gazprom’un en büyük iştirakçileri ve en büyük yabancı ortağı konumunda. Gazprom açısından sıcak para ve teknoloji transferi Winterschall AG, Achimgas, Wingas, ve BASF gibi diğer Alman firmaları ve Deutche Bank’tan oluyor. Achimgaz BASF’a ait Winterschall AG ile Gazprom’’un eşit hisse ile kurduğu ortak şirket. Wingaz’da ise Winterschall’ın %65 ve Gazprom’un %35 hissesi var.

Gazprom 2005’te BASF ile Kuzey Avrupa Doğal Gaz Boru Hattı’nın (NEGP) için anlaşma sağladı. NEGP’nin %51’i Gazprom’a ait. BASF ve EON ise %24,5’er hisse aldı. Gazprom Alman firmalarını “stratejik ortak” olarak ilân etti. Öte yandan Gazprom Fransız şirketi Total’le de ortak projeler yürütüyor. Rusya’nın Kuzey Batısındaki Barents denizinde bulunan Stokman doğal gaz sahasının da Total’le ortak. Demek ki Rusya ve ab karşı karşıya iki güç değil, tam aksine bütünleşen iki güçmüş. Bu bir, ikincisi ise AB’nin doğuya genişlemesi artık kaçınılmaz. Enerji ve pazar bunu gerektiriyor.

Bunun dışında Rusya’nın Güney ve Doğu petrol hatları ve Hindistan, Çin ve Japonya’ya yönelik hattın tamamlanması 2030’u bulacak. Bu hat, 700 milyon ton petrol kapasitelidir. Bu hattın çalışması, birçoklarının sandığı gibi, ABD’den bağımsız olmayacak. Bu hattın tamamlanması için küresel sermayenin finansmanı gereklidir.

Bugün Putin’in seçtirdiği Medvedev, Rusya’nın hem AB ile hem de ABD ile ilişkilerini derinleştirerek geliştirecek. Putin döneminde Rusya yağmacı Oligarklardan saygın burjuvalara giden bir yol izlemiştir. Bu yol zorunlu olarak başka AB olmak üzere finans ve hizmetler alanlarında da ABD sermayesiyle bütünleşmeyi gerektirmiştir. Medvedev’li dönemde Rusya’nın doğrudan yabancı yatırımları çekmede ikinci bir Çin olacağı kesindir. Mayıstaki devir teslimden sonra Rusya’nın liberal politik hattı daha da belirginleşecek. Eğer ABD başkanlık seçimlerinde Demokratlar iktidara gelirse Ortadoğu’nun AB-Rusya-ABD üçgeninde yeniden şekillenmesi kaçınılmaz olacak.

[1] N. Buharin, emperyalizm ve dünya ekonomisi, sorun yayınları, İstanbul, 1996,

[2] Rusya’nın Sovyetler Birliği şekli yalnızca bir soğuk savaş kamuflajıydı. Burada Wallerstein çok haklı. O hep aynı kaldı; yalnız biz onu başka bir şey zannettik. Bu konuda Bkz; Wallerstein, Liberalizmden Sonra, Metis Yayınları, İstanbul

[3] Bu görüşü bugünlerde yalnız ulusalcılar savunmuyor. Yaşadığımız krizin dünyada yeniden uluslar üzerinden bir zengin-fakir ayrışmasına yol açacağını ya da var olan dengesizliklerin bu yönde derinleşeceğini savunan ve buradan kalkarak “tek ülkede devrimi” tabii giderekte “sosyalizmi” savunan şaşkınlar var. Bunlar savundukları “şeyin” gerçekleşmesi halinde faşizme varacak bir küçük burjuva diktatörlüğüne dönüşeceğin de farkında değiller. Tabii aslında bu savundukları “şeyin” gerçekleşmeyeceğini onlar da biliyor. Yaptıkları sadece günü idare etmek, belki de- daha acı olanı- buradan günlük geçimlerini sağlamak.

[4] Çevrenin imparatorluğu, Boris Kagarlitsky, Phonix, İstanbul 2007.