Önümüzdeki İki Yıl

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-11-24 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

2008–2010 yatırım programı metnindeki giriş paragrafı şu:” TBMM tarafından kabul edilerek 2007 yılında uygulanmaya başlanan Dokuzuncu Kalkınma Planı ile, vatandaşlarımızın refah ve mutluluğunun artırılması temel amacı çerçevesinde, “istikrar içinde büyüyen, gelirini daha adil paylaşan, küresel ölçekte rekabet gücüne sahip, bilgi toplumuna dönüşen ve AB’ye üyelik için uyum sürecini tamamlamış bir Türkiye” vizyonu ortaya konulmuştur.”

Gerçekten böyle mi olacak; yoksa yukarıdaki satırlar, yıllardır dinlediğimiz ve hiçbir işe yaramayacak“politik” yapacağız-edeceğiz metinlerinden mi?

Bu tür laflara ancak biz iktisatçılar kanarız; vatandaşın bu sözlere karnı tok, o olup bitene, sonuca bakar.

Şu düşen-çıkan piyasalar bir yana, bu günlerde sanayi sitelerinde, organize sanayi bölgelerinde işler pekiyi değil. İhracat yapmaya çalışan, yurtdışında malının kalitesi ile bir yer edinmiş ve kurumsallaşmış firmalar dışında kalanlar iç pazardaki talep daralmasına ve nakit sıkışıklığına bağlı sıkıntı yaşıyorlar.

TÜİK İmalat Sanayi Anketi’nde kapasite kullanım oranı, geçen yıla göre, ancak bir puan yukarıda. Ama daha önemlisi hammadde fiyatları satış fiyatlarının üstünde artıyor. İmalat sanayinde hammadde fiyatları Ekim ayında yüzde 0,9 artarken satış fiyatları yüzde 0,3 artmış. Satış fiyatlarının artmaması düşen iç talebe bağlı. Çünkü iç pazardaki talep yetersizliği iş yerlerinin tam kapasite ile çalışmamasının en önemli nedeni. YTL değerleniyor, dolar ucuzluyor ama dolarla işlem gören emtia fiyatları dünyada artıyor. Hammadde fiyatlarındaki artış sürecek. Görünen o ki iç talepteki daralma da sürecek. Çünkü imalat sanayi emek verimliliğine bağlı ayakta kalıyor. Bunun da anlamı ücretlerin düşük, çalışma sürelerinin uzun olması. Böyle olunca, çok geniş bir kesim zorunlu ihtiyaçlarını bile alamıyor.

Emek verimliliği deyince kimse, zaten canı çıkmış, KOBİ’lerin yüksek karlarla çalıştığını sanmasın. Hammadde fiyatlarının satış fiyatlarından hızlı arttığı ve reel faizin yüzde 10–15 arasında olduğu bir ekonomide karlılıkta düşük tabi. İhracat yapanların karlılığı kur dengesizliği nedeniyle düşük; iç pazara çalışanlarında faiz ve talep daralması nedeniyle düşük. Ortalama karlılık yüzde 5’lerde geziniyor.

Faizin reel olarak yüzde 15’lere dayandığı bir ekonomide nasıl ayakta kalacak binlerce KOBİ; çoğu batacak.

Önümüzdeki iki yıl çok hızlı bir sermaye temerküzü yaşayacağız.

Şimdi hükümet Ar-Ge’ye çok büyük teşvikler getirmeye hazırlanıyor. 2013 yılına kadar Ar-Ge harcamalarının milli gelir içindeki payı yüzde 2’ye yükselecekmiş. Şimdilik bu oran 0,66. Bu konudaki teşvik yasası hazırmış.

Ama bu yasadan yararlanacak KOBİ’ler nerede?

Yasa çıkmadan çoğunu kaybetmeyelim.

Önümüzdeki iki yıl çok iyi geçmeyecek.

Roubini’nin kötümserliği, Unakıtan’ın iyimserliği

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-14 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Ekonomi gündemi oldukça yoğun; itiraf edeyim ki insan ne yazacağını şaşırıyor. Bugün üç başlığa değinmeye çalışalım: Birincisi günümüzün en karamsar, dolayısıyla bugünlerde öngörüleri gerçekleşen, iktisatçılarından biri olan Noriel Roubini’nin Türkiye’deki sunumu.

İkincisi, şu milli gelir meselesi geçen günkü bakanların toplu basın toplantısından sonra daha bir önem kazandı; bakalım Nori’nin karamsar yorumları bizim “iyileştirilmiş” milli gelire değecek mi? Üçüncüsü ise Hükümetin G.Doğu’ya yönelik “sosyal” ekonomik paketinin kıymet-i harbiyesi.

Dünyadan başlayıp Türkiye’ye gidelim: Roubini geçen hafta İstanbul’a geldi. Ve bir sunum yaptı. Roubini istikrarlı bir karamsar. Bugünleri, hem petrolün hem de doların başımıza bela olacağını, yıllardır söyleyip duruyor. Dolayısıyla ciddiye almak gerek. Roubini’nin başlıca tezleri şöyle:

ABD ekonomisinin resesyona girmesi kesin. Bunun etkilerini 2008’in ilk çeyrek sonuçlarıyla birlikte görüyor olacağız. Bu resesyon, 4–6 çeyrek boyunca devam edecek.

Fed ve diğer merkez bankaları geç kaldılar, faiz indirimleri bir işe yaramaz.

ABD’deki durgunluk dünyanın geri kalanını da kendisine çekecek. Yani bir ayrışma değil, tam aksine durgunluğun yayılması şeklinde bir bütünleşme söz konusu.

Durgunluğun yayılması ABD’deki gibi konut balonunun, diğer ülkelerde de sönmesiyle başlayacak. Zaten bu, İspanya, İngiltere ve İrlanda’da başladı. Yakında İtalya, Portekiz, Fransa, Türkiye’de konut sektörü ciddi düşüşler yaşayacak.

Artık para politikasıyla ekonomiyi düzenlemek için fazla alan kalmadı. Yani para politikalarının etkinsizliği söz konusu. Evet, Roubini böyle söylüyor. Bu değerlendirmelerin bize değecek yanlarına gelince: Mesela hemen inşaat sektöründen başlayalım. Çünkü bu sektör Türkiye için stratejik önemde ve düzeltilmiş milli gelir rakamlarının da başkahramanı. Milli Gelirimizde inşaatın payı 1, 6 puan artarak yüzde 4,8’den 6,8’e çıktı. Dolayısıyla yüzde 30 zenginleşmemizde bu sektörün payı büyük. İnşaat, 1990–2004 yılları arasında yıllık ortalama yüzde 2,8 büyümüş. Ancak 2005 ve 2006 büyümesi yüzde 21,5 ve 19,4 olmuş. Şimdi Roubini’nin dediği gibi bir balon varsa ve bu patlayacaksa sektörün yavaşlayacağı kesin. Burada istihdam edilen 1,27 milyon kişiden ne kadarının işsiz kalacağını da bilmiyoruz.

Roubini, ABD’den başlayan durgunluğun dünya ekonomisinde olumsuz bir bütünleşme yaratacağını söylüyor. TÜİK’in milli gelir düzeltmesinde en çok öne çıkan husus da Türkiye’de imalat sanayinin payının 25,3’den 23,8’e düşmesi, hizmetlerin artması. Tarımın milli gelirdeki payı sanayiden az düşmüş; yüzde 1. Burada söylememiz gereken şey şu: Roubini’nin olumsuz bütünleşmesi dünyada sanayinin geri gitmesi ve hizmetlerin öne çıkması şeklinde oluyor ve bu istihdamsız büyümeyi öne çıkartıyor. Türkiye’de buradan ayrı değil. Dolayısıyla milli gelirin yüzde 30 artması falan önemli olmuyor, gelirin dağılımı artan işsizlikle birlikte giderek bozuluyor. Bu anlamda ben TÜİK’in yeni rakamlarını eskisinden daha gerçekçi buluyorum. Türkiye’de kayıt dışını kayıt içine aldıkça hem hizmetler sektörü büyüyecek hem de milli gelir artacak ama gelir dağılımı da bozuluyor olacak. Sanayi ve tarım daha da geri gidecek. Cari açık, bütçe açığı gibi oranların da düşmesi çok şeyi değiştirmez zaten. Artık kredi derecelendirmeleri statik oranlara göre değil, dinamik sürdürülebilirlik ölçülerine göre yapılıyor. Böyle olunca, şimdilik Roubini’nin kötümserliği Maliye Bakanı’nın iyimserliğinden daha geçerli bir durum.

Hükümetin Güneydoğu paketine yer kalmadı. Orada da Hükümetin rakamlarından ayrı, ilginç rakamlarımız var. Artık haftaya geleceğiz bu konuya…

Yarın Irak işgalinin 5. yıldönümünü. Savaşı binlerce barışsever Kadıköy meydanın da protesto edecek. Barışın sesi, yarın savaşlardan daha güçlü olsun…

DİSK’e saldırmak ya da sonun başlangıcı

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-05-02 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Bu hafta ekonominin önümüzdeki günlerdeki durumunu gösteren çok önemli verileri elde ettik. ABD Merkez Bankası (Fed)’in faizleri 25 baz puan indirerek yüzde 2 seviyesine getirmesi, yine ABD büyüme rakamlarının beklenenden iyi gelmesi ABD’nin, krizi başkanlık seçimleri sonrasına taşımama iradesini gösteriyor. Üstelik bu günlerde ABD yurttaşları evlerinin posta kutusunda vergi iadesi olarak 600 dolardan başlayan nakit çekleri buluyorlar. Yaklaşık 50 milyar doları Amerikan hükümeti yurttaşlarına dağıtıyor. Bunun nedeni çok açık. Kredi kartlarını tekrar harcama yapabilir hale getirmek istiyorlar. Bugün Amerika’da tipik bir orta sınıf ailesi kredi kartı ve mortgage borcu batağında. Hâlihazırda tüm kart sahiplerinin neredeyse üçte ikisi temerrüde düşmekte ve faizin faizini ödemektedir. Bu borç kişi başı 5000 doların üzerinde. Bush’un posta kutularına koyduğu 50 milyar dolar bu sorunu çözmeyecektir ama psikolojik etkisi ve beklenti çarpanı güçlü olacaktır. Bu haberlerin ABD kaynaklı krizi bitireceğini söyleyemeyiz. Çünkü daha öncede vurguladığımız gibi, bu kriz iki yıl önce başlayan bir “mortgage” krizi değildir. Bu, 1973’de kar oranlarının hızlı düşmesiyle başlayan çok yönlü ve derin krizin finalidir. Yani eskiyen ve yeni ekonominin yükünü kaldıramayan kurumların ve parasal sistemin yenilenme sancısıdır. Bu kriz sonrası ne ABD’nin hegemonyası eskisi gibi olacak ne de dolar eski dolar olacak. Kurumlar ve yapılar değişecek.

Peki ya Türkiye bu duruma ayak uydurabilecek mi? Çok zor gözüküyor. Şu 1 Mayıs’ta olan bitenler bile Türkiye’nin bu anafordan zarar görerek çıkacağını gösteriyor. Enflasyon cephesinde değişen bir şey yok. Merkez Bankası çok açık olarak fiyat istikrarını artık tek başına sağlayamayacağını itiraf ediyor. Küresel krize ve maliye politikasının etkinliğine beklentilere dikkat çekiyor. Öte yandan TÜİK’in açıkladığı dış ticaret verilerinde de değişen bir şey yok.

Ocak-mart dönemini kapsayan ilk çeyrekte dış ticaret açığı yüzde 33,1 artışla 16.011 milyar dolara yükseldi. 2007 Mart ayında yüzde 67,7 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, 2008 Mart ayında yüzde 68,1 olarak gerçekleşti. Ara malı ithalatı eğilimi de artmaya devam ediyor. Geçen yılın aynı dönemine göre; ara malları ithalatı yüzde 39,1 oranında arttı.

Bütün bu veriler krizin dünyada, ABD kaynaklı müdahalelerle, yumuşak bir geçişle idare edilebileceğini gösterirken, ne yazık ki, Türkiye, AKP’nin hataları yüzünden yara alacak.

AKP için bu 1 Mayıs yenilginin miladıdır. DİSK’e saldırmak aymazlığı sonun başlangıcı olmuştur. Artık AKP’yi Anayasa Mahkemesi’nin kapatmasına gerek yok.

AKP kendi kendisini kapattı. Daha önce yazmıştım AKP’yi devlet kapatmayacak. AKP, önce 27 Nisan sonrası Dolmabahçe’de askerle, şimdi de 1 Mayıs’ta faşist devletle uzlaştı. Çok açık, artık AKP Türkiye’nin demokratikleşmesi önünde bir engeldir. 27 Nisan sonrasında askerle uzlaşması bunun başlangıcı olmuş, 1 Mayıs öncesi de kafasında demoklesin kılıcı gibi sallanan kapatma davasının korkusuyla İstanbul’da sıkıyönetim ilan ederek ve işçi bayramında DİSK’e saldırarak bu süreci “devletin kendisi” olarak tamamlamıştır.

Dünya Bankası’nın Türkiye’yle ilgili hazırladığı “Ülke Ekonomik Memorandumu – CEM” raporunda Avrupa kaynaklı Doğrudan Yatırımların düşme riskine dikkat çekiyor ve dış açık kaynaklı riskin giderek ağırlaşacağı vurgusu yapılarak yargı sürecindeki anti-demokratik uygulamalara üstü kapalı gönderme yapılıyordu. Yani AKP’ye örtülü bir destek atılıyordu. Şimdi AKP 1 Mayıs’ta devleti çalışanların üstüne salarak karşısındaki cepheyi hem genişletmiş hem de sıklaştırmıştır. Halkından destek görmeyen, ülkesinin çalışanına, işçisine saldıran bir iktidarın bir müddet sonra dış destekçileri de olmayacaktır.

Türkiye’nin Krizi…

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-15 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

2008 yılı içersinde Türkiye’nin önde gelen gruplarının perakende, hizmetler, turizm, inşaat ve finans alanlarında 18 bin kişiyi işe alacağı söyleniyor. Tabii bu işsizlikte bir kişinin istihdamı bile önemli ama geneli ele aldığımızda, 18 bin kişi, çok şey ifade etmiyor. Çünkü Türkiye’de, TÜİK’in açıkladığı yaklaşık 2,5 milyon olan işsiz sayısına, eksik istihdamda olanlar ve iş aramaktan vazgeçenler eklenince 5 milyona ulaşıyoruz. Bu rakama 3,2 milyon ücretsiz aile “işsizi” dâhil değil. Dolayısıyla ücretsiz aile çalışanları hariç Türkiye’de gerçek işsizlik yüzde 20’lere yaklaşıyor.

Türkiye’nin bu sorunu kısa vadede aşması mümkün değil. DPT’nin 2006 yılında yaptığı ve illerde öne çıkan sektörleri saptadığı çalışma bize çarpıcı sonuçlar veriyor. İllerde öne çıkan sektörlerin Türkiye genelinde dağılımı incelendiğinde gıda, ağaç ve metalik olmayan mineral ürünleri sektörlerinin yaygın olduğu gözlemleniyor. Bu sektörler, ileri teknoloji gerektirmeyen, temel ihtiyaçları karşılamaya dönük, az istihdamla dönen küçük işletmelerde organize olmuşlar. İstanbul’da hala tekstil ve giyim sektörü baskın. Sonra mobilya, ana metal sanayii geliyor. Yani İstanbul bile ileri teknoloji verimliliğini öne çıkaran sektör profili vermiyor. Türkiye, artık tekstil, gıda gibi sektörlerle kalkınamayacağını öğrenmek zorunda. Türkiye’de sanayi de üretim verimliliği istikrarsız ve düşük bir yapıda. Özellikle 2000 yılından sonra yalnız emek verimliliğine dayalı bir yapı sanayi sektörüne hâkim olmuştur. Bu dönemde emek verimliliği yüzde 24, 8 artarken, reel ücretler de yüzde 14,3 oranında düşmüştür. İşte Türkiye için gerçek kriz buradadır.

Türkiye düşük katma değer üreten sektörlere dayanmakta, bu sektörlerde dünya ile rekabet edemediği için yoğun emek sömürüsüyle ayakta kalmakta ve bu da iç pazarı daraltırken ihracat olanaklarını da kısıtlamaktadır. Türkiye imalat sanayii içinde en yüksek katma değer yaratan sektör kimya ve petrol sanayidir. İkinci sırada metal ve makine geliyor. Oysa dünya bunları geçeli çok oldu.

Öte yandan son üç yıldır Türkiye’nin büyümesine önemli katkıda bulunan inşaat ve otomotiv gibi sektörlerde önemli zaaflar taşımaktadır. Örneğin inşaat sektörü 1990–2004 yılları arasında yıllık ortalama yüzde 2,8 büyümüş, ancak 2005 ve 2006 yıllarında yüzde 21,5 ve 19,4 büyüme gerçekleştirmiş. Belli ki bu önümüzdeki yıllarda geriye gidecek. Yüzde 19,4 büyümenin olduğu 2006 yılında bile inşaat sektörünün yarattığı katma değerin GSMH içindeki payı 5,3’tür. Ancak bu sektör etrafındaki esnaflarla birlikte 1,5 milyona yakın istihdam sağlamaktadır. Yani bu sektörün ani küçülmesi Türkiye’de işsizliği sıçratır. Çarpıklığı görüyormusuz; inşaattaki bir kriz ve küçülme işsizliği katlayacak.

Peki, ne yapılması gerekiyor? Bu sorunun hemen diye başlayacak bir yanıtı yok. Ama örneğin hükümet elinin altındaki Ar-Ge yasasını yeniden düzenlemelidir. Yasada, Ar-Ge Merkezi için teşvik esaslarında; Madde 2’nin c) fıkrasında “en az elli tam zamana eşdeğer Ar-Ge personeli istihdam eden, yeterli Ar-Ge birikimi ve yeteneği olan birimler” sınırlaması getiriliyor. Yani bir şirket en az 50 Ar-Ge personeli çalıştırmadan bu desteklerden yararlanamayacaktır. Yüzde 98,1’i 50’ye kadar işçi çalıştıran Türkiye imalat sanayi şirketleri (KOBİ’ler), nasıl 50 personellik Ar-Ge merkezleri kuracaklar? Demek ki yasa ve teşvik tekellere dönük hazırlanmış. Türkiye’nin krizi burada.

Peki nedir bu neoliberalizm, biz neye karşıyız?

Posted by cemilertem | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 31-03-2007

0

Neoliberalizmin günümüzde işleyişi nihayet soldan anlatılmaya başlandı. Bu konuda örnek bir çalışmayı Boğaziçi Üniversitesinden Koray Çalışkan yaptı; ve bu çalışma Toplum Bilim dergisinin 108. sayısında yayınlandı. Çalışkan bu işleyişi çok somut örneklerle anlatmakla kalmıyor, zorunlu olarak anlattığı ve eleştirdiği “şeye” alternatif de üretiyor. Niye zorunlu olarak; bir şeyi tüm ayrıntılarıyla anlatmayı becerirseniz, istemesiniz de seçenekleri sıralarsınız.

Neoliberalizm bir ezber kavram olarak dilimize yerleşmek üzere. Herkes, hepimiz neoliberalizme karşıyız. Artık sol dışında sağ da neoliberalizme karşı olduğunu iddia ediyor.  Hele şimdilerde,  ne kadar “devlet olmadan asla” diyen “sol” varsa, hem “yenisine”  hem de “eskisine”  şiddetle  karşı. Ama Türkiye’de karşı olunan bir çok kavram gibi neoliberalizm kavramının da iyice bilindiğine kani değilim. Zaten bilinseydi az çok elle tutulur bir alternatif çıkardı. Bu sayfalarda birkaç haftadır yaptığımız “Alternatif İktisat” tartışmaları biraz ” biz daha buralara gelmedik ama” yaklaşımı ile karşılandı. Çünkü gelen elektronik postalar ve tepkiler bunu ortaya koyuyor. Gelmediğimiz yerin  neresi olduğunu kestirmek az çok mümkün. Yani neoliberalizm sonrasına gelemedik. Buna hiç kimse hazır değil, bunu itiraf etmek herhalde bir yerden başlamak olacak.

SINIRSIZLAŞMAK

Bugün küresel kapitalizmin yürütücüsü ve oyuncusu tüm kurumların, başta IMF ve Dünya Bankası olmak üzere, uyguladıkları politikaların alt yapısını ve ideolojik temelini oluşturan neoliberal anlayış 1973 krizini takip eden düzenlemeler çerçevesinde  tam anlamıyla küresel bir uygulama alanı bulmuştur. Klasik anlayış, her şeye rağmen, sınırları olan bir yaklaşımdı. Reel olandan ve sınırlı olandan hareket ediyordu. Sınırlar, ülke, ulus sonra da ulus-devletin emperyal hegemonik alanıydı. Ama bu sınırlar üretimden kaynaklı bir zenginliği elde etmeye yönelik sermaye birikimini garanti etmeliydi. Bu açıdan kapitalizmin klasik iktisat teorisi, sermaye birikimi için, iki önemli öncül ortaya atıyordu: Genişleyen ve hegemonya altına alan coğrafi alan ve bu alandaki üretim. Ama Marx’ın ortaya koyduğu gibi bu üretimini bir “gerçekleşme” sorunu vardı. Bu sorun, yani verili coğrafi alanda üretilen her şeyin ” en uygun” fiyattan satılması zorunluluğu zincirin zayıf halkasıydı. Zaten Marx’da bu halkayı yakalamıştı. Marksist kriz teorilerinin çıkış noktası bu halkadır. Birinci ve İkinci savaşlar bu anlamda bir yeniden paylaşım savaşıydı. Birinci savaş emperyalist ulus-devletleri belirlerken, ikincisi bu ulus-devletlerin var olanı paylaşımı için kapışması idi. İşte 1929 krizi zayıf halkanın daha doğrusu klasik iktisat gerçekliğinin tarihe karıştığı dönüm noktası oldu. Bu dönüşüm ilk önce bir geçiş dönemi olarak Keynesciliği sonra da kalıcı olarak neoliberalizmi yarattı. Bu anlamda neoliberalizm, özü olan liberal öğretiden çok köklü bir kopuştur da. Neoliberalizm klasik teorinin aksine sınırlarla ve buna bağlı olarak üretimle de ilgilenmez. O, hem yaratıcısı olan klasik teoriye hem de klasik teorinin bütün zaaflarını ortaya çıkaran Marksizme köklü bir eleştiridir. Yani tam anlamıyla bir karşı devrimdir. Klasik teori bireyi merkez almaz, çünkü o  ulusu zengin etmeyi amaçlar. Adam Smith “Ulusların Zenginliği” der, başyapıtına. Ama neoklasik teori, bireyi ve onun subjektif tercihlerini merkezine alır. Böylece ilkönce asosyal sonra da tarihsiz olur. Neoliberalizm sıkışmış, donmuş, yalıtılmış plastik bir bireydir. Geleceği yoktur, ama beklentileri vardır. Beklentiler ise opsiyoneldir. Yani rasyonel tercihler şimdinin en çoklaştırılmış faydasını ve onun ideolojisini oluştururken, oluşmuş ençoklaştırılmış faydalarda geleceğin beklentilerini belirler. Böylece gelecek hem şimdi, şimdi de hem gelecek olmuş olur. Krizler yada dalgalanmalar ise geçmişteki gibi şiddetli dönüşümlere yol açmaz, çünkü yanılanlar toplum değil, bireylerdir. Bireyler beklenti opsiyonlarında şaşmış olurlar, hepsi o kadar. Şimdi bu birkaç satırda özetlemeye çalıştığım durum felsefeye meraklı bir iktisatçının laf dolaştırması değil. Aynıyla vaki olan, yaşanan gerçeklik. Bu durumu tam anlamıyla anlamadan buna alternatif bir şeyler yapmanın imkanı yok.

NASIL İŞLER BU NEOLİBERALİZM?

İşte sol, şimdiye değin,  yalnız Türkiye’de değil, dünya da da bu durumu tüm açılımlarıyla anlatamadı. Ama galiba artık bu çember ortadan kalkıyor. Neoliberalizmin günümüzde işleyişi nihayet soldan anlatılmaya başlandı. Bu konuda örnek bir çalışmayı Boğaziçi Üniversitesinden Koray Çalışkan yaptı; ve bu çalışma Toplum Bilim dergisinin 108. sayısında yayınlandı. Çalışkan bu işleyişi çok somut örneklerle anlatmakla kalmıyor, zorunlu olarak anlattığı ve eleştirdiği “şeye” alternatif de üretiyor. Niye zorunlu olarak; bir şeyi tüm ayrıntılarıyla anlatmayı becerirseniz, istemesiniz de seçenekleri sıralarsınız.

Çalışkan işe bir meta ve bir soruyla başlıyor. Meta; pamuk, bence pamuk iyi bir seçim. Çünkü iki ana sektörü de anlatıyor; tarım ve endüstri. Soru ise şu; Pamuk kaç para? Böyle bir soruyu şimdilerde pamuk ticareti ile uğraşan kime sorsanız işi gücü arasında sizinle ilgilenmez, çünkü bu sorunun cevabı yok. Şöyle sormamız gerekiyor: “CIF New-York, Aralık 2007, teslimat için 1000 ton SLM 11/16 inç, 3.4-4.9 mikroner beyaz, T/4 minimum 24 GPT pamuk için son fiyatınız nedir?” Sorunuzu inceleyen satıcı çok kısa bir süre sonra size şöyle bir fiyat gönderecektir: yalnızca iki saat için, vadeli işlemler bazından 515 fazla. ( Çalışkan, age S:57)

Vadeli işlemler piyasalarında bir metanın şimdiki değeri değil, gelecekteki değeri el değiştirir. Alıcılar pamuğa hemen değil, aylar sonra ihtiyaç duyar, zira planlama yapabilmeleri için de çok önceden pamuk bulacağına emin olmaları lazımdır. ( agy)

Dolayısıyla fiyat mekanizması şimdilerde geçmişten farklı ve daha karmaşık bir düzeyde işliyor. Burada yalnız şimdinin değil geleceğin fiyatı da belirleniyor. Böylece bireysel riskler en aza indirilmiş oluyor. Bu vadeli işlemler ve vadeli fiyatlar Çalışkan’a göre bir tekno-siyasi iktidar alanı oluşturuyor. Şöyle; piyasa, fiyat gerçekleşme sürecinden, kriz kontrolü mekanizmalarına kadar sürekli müdahale edilen ve her gün tamiratı yapılan tekno-siyasi iktidar ilişkileri alanıdır. Piyasalar liberalleştikçe bu müdahale ve idare mekanizmaları daha da doğrulanlaşmaktadır.(agy) Dolayısıyla bu durum iki sonucu ortaya çıkarmaktadır: 1) Şimdilerin neoliberal dünyası geçmişten farklı olarak kendini sürekli tamir etmektedir; ve bu durum şiddetli krizleri değil de düzetmelerin yapıldığı dalgalanmaları doğurmaktadır. 2) Gerçek anlamda küresel bir emtia piyasasının oluşması gerekliği ortaya çıkmaktadır. Yani kesintisiz, doğrudan hızlı bilgi akışı gerekliliği.

Bu küresel-liberal bir dünyayı ön kılar. Bunun da sonuçları şöyledir: Her yerde aynı fiyat olmalı, fiyatları yerel etkiler belirlememeli;  fiyatları Çalışkan’ın söylediği gibi malın özelliği, vade opsiyonları, mala olan talep yoğunluğu vb etkenler belirler. Buradaki vade, riski içine alır. Böylece riski de alıp satmış olursunuz. Bu aynı anda Çalışkan’ın ifadesiyle protez fiyat olur. Bu protez fiyat bir değişim değeri değil ama değişim değerinin ortaya çıkmasında kullanılan bir üretim aracıdır. İşte bu tespit, yaşadığımız dönemi de anlatan bir küresel asimetrik iktidarı da ön kılar. Buradan sonraki adım ise artık ulus-devletler değil, yerel devlet ve küresel piyasadır.

ALTERNATİF İÇİN İPUÇLARI

Çalışkan’ın  çalışmasından onunla birlikte benim çıkardığım sonuçlar şunlar:

1)      Protez fiyatların üretimi neoliberal demokrasinin, ama aynı anda da,  neoliberal küresel bir diktatörlüğün varlığını anlatır. Neoliberal demokrasi doğrudan piyasa demokrasisidir. Sansürsüz, hızlı ve küresel bilgiyi içerir.  Ama bu aynı zamanda küresel bir diktatörlüktür. Çünkü Çalışkan’ın dediği gibi bir tekno-siyasi müdahale vardır. Ve bu küreseldir. Ama bu durum, paradoksal olarak,  katılımcı süreçlere de kendini açar. ” Piyasaya müdahil olma kuralsa, onu katılımcı süreçlerle de idare edebiliriz.” (agy)

2)      ” Pamuk piyasalarının değişim nesnesini üreten çiftçiler neoliberal piyasayı  tüccardan farklı algılar. İşte burada neoliberalizm dışındaki dünya ile yüz yüze geliriz. Piyasa pamuk tüccarı için ancak vadeli işlemlerle riskinin azaltılacağı bir yerdir. Ama çiftçiler ” piyasaya ve tüccara, sınıfsal bir tepki olarak korkulan ve ne yapacağı gayet belli olan şeyler olarak bakarlar. Bu nedenle neoliberalizmin piyasaya dair attığı her adıma karşı çiftçiler neoliberal piyasadan birkaç adım uzaklaşmaktadırlar.” (agy) İşte burada üreticilerin örgütlülüğünün gerekliliği ortaya çıkar.

3)      Tam burada benim aklıma Brezilya’da MST hareketinin yaptığı üretimden-pazarlamaya kadar üreticilerin denetlediği ve yönettiği bir demokratik yapılanma geliyor. Bu, “karşı tarafın” neoliberalizme, yani onun üretim araçları olan fiyat mekanizmasına ve piyasasına müdahalesidir. Ve dolayısıyla kamusaldır.

NOT: Toplum ve Bilim’in 108. sayısının editörleri İsmet Akça ve Ahmet Bekmen. Onları da Koray Çalışkan ile birlikte kutluyorum. Gerçekten ihtiyacımız olan bir sayı yapmışlar. Bu konularla ilgili herkese tavsiye ederim.

BORSA

ARTIK İÇERİYE DÖNEBİLİR

İMKB, dalgalı seyir izlediği haftanın son gününü düşüşle kapadı.  Endeks, son günü 5 puan düşüşle 43661 puandan kapattı Borsa, haftanın son işlem gününde hisse bazlı işlemlerle dalgalı seyir izledi. Endeks, perşembe günkü   kapanış seviyesinde dengelendi. ABD ekonomisine yönelik temkinli duruş devam ederken, petrol fiyatlarındaki artışa rağmen, yurtdışı borsalardaki toparlanma isteği, İMKB’de de etkili oldu. Hisse bazlı alımların da etkisiyle endeks, 43909 puana kadar yükseldi. Öte yandan ABD kişisel gelirlerinde yüzde 0.3 artış beklentisine karşın yüzde 0.6 artış, kişisel harcamalarda da yüzde 0.3 artış beklentisine karşın yüzde 0.6 artış açıklandı. Bu veriler de piyasalar tarafından olumlu algılandı. İMKB’nin yatay-temkinli seyri yurtdışı girişlerin yoğun olmasına rağmen nisan ayı boyunca sürecek. Piyasalar pazartesi gününden itibaren Cumhurbaşkanı seçimi tartışmalarını takip edecek.

PARA VE FAİZ

DIŞ AÇIK AZALDI

Döviz ve faiz de hafta boyu gevşeme eğilimi görüldü. Dolarda işlemler genellikle  1.39′un altında gerçekleşirken, gösterge faiz yüzde 19.7-19.8 banda oldu. Haftanın son günü  bankalararası piyasadaki dolar kotasyonlarında; alışta en düşük fiyat 1.3800 YTL, en yüksek fiyat 1.3840 YTL, satışta en düşük fiyat 1.3860 YTL, en yüksek fiyat 1.3885 YTL düzeyinde yer aldı. Serbest piyasada dolar 1.3830 YTL’den, avro  1.8400 YTL’den işlem gördü. Uluslararası piyasada, avro/dolar paritesi 1.3315, dolar/yen paritesi ise 118.30 düzeyinde gerçekleşti.

İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarı’nda işlem gören 26 Kasım 2008 vadeli gösterge tahvil, yüzde 19.79 bileşik seviyesinde haftayı kapadı.

AB’de ortak para kullanan 13 ülkenin oluşturduğu Avro Bölgesi’nde, ihracatla desteklenen ekonomik canlılık enflasyonu yükseltirken işsizlik oranını tarihinin en düşük seviyesine indirdi.

AB’nin resmi istatistik kurumu Eurostat’ın kesinleşmemiş verilerine göre, avro Bölgesi’nde geçen ay yüzde 1,8 olan enflasyon oranı, mart ayında yüzde 1,9′a tırmandı.

Kesinleşmiş verilere göre avro  Bölgesi’nde işsizlik oranı ise şubat ayında yüzde 7,3′e indi. Ortak para avro kullanan 13 ülkedeki işsizlik oranı geçen yılın aynı döneminde yüzde 8,2 ve bir önceki ay yüzde 7,4 seviyesindeydi.

Geçici verilere göre 2007 yılı şubat ayında dış ticaret açığı yüzde 0,6 oranında düşerek 3 milyar 741 milyon dolardan 3 milyar 718 milyon dolara geriledi. Geçen yılın aynı ayına göre ihracat yüzde 25,7 oranında artarak 7.614 milyon dolar, ithalat yüzde 15,7 oranında artarak 11 milyar 331 milyon dolar şeklinde gerçekleşti.

Türkiye İstatistik Kurumu’ndan (TÜİK) yapılan açıklamaya göre, 2006 Şubat ayında yüzde 61,8 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, 2007 Şubat ayında yüzde 67,2 olarak gerçekleşti.