Gerici Tarihsel blok çözülüyor!

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 15-01-2010

0

Bugünkü bu dördüncü yazı ile birlikte bir seriyi tamamlıyoruz. Bu yazılarda, 21. yüzyılın “kısa” tarihine, bütün bu yaşadıklarımızdan hareketle bir başlangıç yapmayı amaçlıyordum. Arrighi, 20. yüzyılı “uzun” diye tanımlar. Çünkü 20. yüzyıl, aslında 16. yüzyıldan beri süregelen bütün bir tarihin bileşkesi olarak görülmelidir. 20. yüzyıl, yaklaşık 700 yıllık bir tarihi adeta özetler. Bu anlamda 20. yüzyıl bir sentezdir. Bir anlamda da 20. yüzyıl ulus-devletler kapitalizmidir. Aslında imparatorluklardan ulus-devletin sınırlarına gerileyen kapitalizm, bu sınırları savaşlarla zorlarken, kendi içsel krizlerine yine bu savaşlarla ve militarist bir ekonomi ile çare buluyordu.

Rosa, 91 yıl sonra yeniden anlatıyor!

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 15-01-2010

0

754px-rosaluxemburg2aBerlin’de Landwehrkanal’da Rosa anıtı. Alman militarist ulusalcıları Rosa’yı öldürdükten sonra buradan bu kanala attılar.

 

Çin artık dünyanın ihracat lideri; bu beklenen ve çok sıradan gibi gözüken ekonomi haberinin arkasında çok önemli bir değişimin ipuçları saklı. Bu ipucunu yakalamak için Çin’in kimi geçtiğine bakmamız gerek. Çin, 2009 yılında 1 trilyon 200 milyar dolar ihracatla Almanya’yı geride bırakıyor. Alman sanayiinin temelini geleneksel makine ve kimya oluşturur. Buradan Mercedes, BMW gibi otomotiv devleri, Siemens, AEG, Bosch gibi elektronik ve beyaz eşya tekelleri, Bayer gibi bir şehri yaratan ilaç ve kimya tröstleri çıkmıştır.

İKTİDAR FETİŞİZMİ

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 29-08-2008

0

Etrafımıza baktıkça nasıl bir zenginliğin üzerinde oturduğumuzu, Türkiye’nin dünyanın en zengin ülkelerinden birisi olması gerektiğini görüyor olmamız gerekir. Peki, seksen küsur yıldır bu toprakları çoraklaştıran, kaynakları yağmalayarak insanları yoksul ve çaresiz itaatkârlara dönüştürenler kimler? Bu soruyu şimdiye kadar sağ tarafta politika yapanlar sormadı. Tam aksine bu ekonomik ve siyasi yağmanın bir öznesi oldular.

 

Sol ise bu soruyu sordu ama yanıtını eksik, çoğu zaman da yanlış verdi. Şimdi Türkiye’de hem sağ’da hem de sol’da bu sorunun yanıtı aranıyor. Türkiye’de artık iktidarda olanlar ekonomiyi tıpkı Batı’da olduğu gibi “rasyonel ekonomik” kararlarla yönetmek zorunda. Bunu nihayet gördüler; ama gören yalnızca AKP’nin bir kanadı. Bunun dışındaki sağ hâlâ bize ne oldu şaşkınlığı içinde.

 

Eski başbakanların ve hükümetlerin “banka yağmalama” çetesinin öznesi olduğu bir ülke oldu Türkiye. Türkiye yönetici sınıfları ülkede kapitalist üretim ilişkilerini hâkim kılmak gibi bir misyonları olduğunu “seziyorlardı” ama onların dünyaları “bir önceki” dünyaydı. Bunun için kararları, her zaman, çağın gerisinde oldu.

 

Kapitalist ekonomilerde “ekonomik” kararlar iktisadın rasyonalitesi çerçevesinde alınır. Doğrudan ekonomiyi ilgilendiren bir konuda sermaye birikiminin, o anki, gereklerinin belirleyici olması gerekir. Bunun tersi ancak kapitalizm öncesi toplumlarda olur; bu toplumlarda kaynak dağılımı siyasi kararlar ve bunun sonucunda gerçekleşecek “yağma” ile gerçekleşir. Ekonomiye dayanmayan, her türlü üretici faaliyete yabancılaşmış ama buradan beslenen yönetici sınıfların kararları siyasidir. Ekonomik rasyonalite ve buna bağlı ekonomik kararlar ancak kapitalist toplumsal formasyonun ürünüdür. Kapitalizm öncesi toplumların yönetici erkinin iktisadi bakışı olamaz. Perspektifleri sadece politiktir. Örneğin varlık vergisi uygulaması buna çok çarpıcı bir örnektir. 1915 jenosidinin devamı niteliğinde bir karar olan Varlık Vergisi (1942) uygulaması dönemin faşist iktidarının politik tercihi idi. Bu açıdan Türkiye’de özellikle ikinci savaş öncesi gündeme iyice oturan “milli iktisat” politikası doğrudan İttihatçı geleneğin devamı olduğu gibi, özünde de iktisadi bir politik hat değildir. Siyasi tercihlerin şekillendirdiği ırkçı bir yağma politikasıdır. Türkiye’de yoksullaşmanın başlangıcı, kapitalist rasyonaliteden uzak, tamamen kapitalizm öncesi, kaynakların yağmalanarak paylaşılmasını vazeden, bu anlayışa dayanır. Yani IMF falan bunların yanında sütten çıkmış ak kaşık olduğu gibi, Türkiye’nin yoksullaştırılması hikâyesinde milat, IMF ile ilişkilerin başlangıcı değil, bu yağma politikasının başlangıcıdır.

 

Marx’ın Kapitali’nin birinci cildinin birinci bölümünün başlığı “Meta Fetişizmi”dir. Bu başlık Marx’ın gerçek niyetini ortaya koyar. Yani Marx kapitalist ekonomiyi anlatmayı amaçladığı için “meta fetişizmi” ile başlar. Samir Âmin “Eğer Marx bize kapitalizmi değil de haraca dayalı kapitalizm öncesi bir yapıyı anlatmayı isteseydi Kapital’in adını İktidar koyar, ‘meta fetişizmi’ yerine de ‘iktidar fetişizmi’ ile başlardı,” diyor. İşte Samir Âmin’in bu tespiti Türkiye’yi çok iyi anlatıyor. Türkiye’de çarpık zenginliğin başka bir deyişle yoksulluğun kökeninde bu “iktidar” vardır.