Putin Yönetimi, küresel mücadelesini enerji üzerinden yürütüyor

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Yrd. Doç. Dr Mitat ÇELİKPALA
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniv.

Petrol bağlamında 20, yüzyıla damgasını vuran enerji kaynaklarına hakim olma mücadelesi, Ortadoğu ve Kafkasya‘da büyük çekişmelere neden olmuş yeni sınırlarla yeni ülkeler yaratmıştı. Ağırlıklı olarak Osmanlı coğrafyasında yürütülen bu mücadele, İmparatorluklar çağını bitiren ve yeni ulus-devletler dönemini başlatan bir süreçti, “Büyük Oyun” olarak da adlandırılan bu çekişme kanlı ve acımasız bir mücadeleydi. Bu mücadelenin şekillendirdiği, takiben Soğuk Savaşla kamplara ayrılan yirminci yüzyılın dünyası her an başlayacak bir yok etme savaşı beklentisiyle hep gergindi. Bu gerginlikte, birkaç gelişme dışında enerji bu günkü düzeyde dikkat çekmemekteydi. Kurulan düzen içerisinde enerji kaynaklarının paylaşımı da bir düzene bağlanmıştı. Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkan umutlu hava Yeni Dünya Düzeni adı altında aslında ne olduğu pek de anlaşılamayan barış, mutluluk ve savaşın olmadığı bir dünya beklentilerini tırmandırdı. Ama çok geçmeden, Kuveyt‘in işgali, Irak Savaşı ve gittikçe artan terör tehdidi ile birlikte dünyanın eskisinden daha güvenli bir dünya olmadığı anlaşıldı. Son dönemde Irak merkezli olmak üzere Ortadoğu‘da yaşananlarla aslında Büyük Oyun‘un daha acımasız bir biçimde sürdüğü, enerji merkezli mücadelenin artan biçimde şiddetlendiği degerlendirıhneye başlandı. Yeni oyunun aktörleri sayıca artsa da oyunun alanının hala aynı alan olması, bir önceki mücadelede en fazla sıkıntı yaşayan bizleri en azından tarihi sürekli olarak akılda tutmaya zorluyor. ABD ve İngiltere‘nin, Irak petrollerini tüm dünyayla alay edercesine paylaşmaları, “insan hakları, demokrasi, halkların kendi kendisini yönetmesi ve kendi kaynaklarını refahları için kullanabilmeleri” gibi insani değeri yüksek söylemleri bir anda içi boş kavramlar haline getirdi

Rusya ayağa kalktı

Bu karamsar hava içerisinde alternatif enerji kaynaklarının bulunması, geliştirlmesi ve kullanılması tartışmalarıyla birlikte petrol ve doğalgazın hala gündemin ya da mücadelenin merkezinde oturduğunu görmekteyiz. Diğer taraftan Ortadoğu‘ya hakim olan kan kokulu karmaşık havanın dışında süreçten ve artan fiyatlardan sessizce ama maksimum düzeyde faydalanan aktör olarak Rusya yavaş yavaş ayağa kalkmakta. Hatta Rusya‘nın bu süreci tamamlayarak dünya politikasını belirleyebilecek siyasi bir konuma doğru ilerlediği gözlemlenmekte. Son iki yıldır Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan ve Belarus‘ta yaşananların özelde Avrupa ve Türkiye‘ye olan yansımalarıyla sıkıntılı durumu açık hale getirdi. Sürekli ve güvenilir enerji kaynakları ihtiyacı beklentisiyle Rusya ile işbirliğine girişen aktörler bu gelişmeler üzerine Rusya ile bahar havasının hâkim olduğu ilişkilerini gözden geçirmeye, alternatifler geliştirmeye çalışıyorlar. Bu noktada sorulması gereken Rusya‘nın sahip olduğu bu kaynakları, Soğuk Savaş‘ın ideolojik çekişmesi ve silahlanma yarışı yerine yeni bir silah olarak dış politikasında kullanıp kullanmadığıdır. Bu yazıda da bu soruya yani enerjinin Rus dış politikasındaki yerine ve bir araç olarak kullanımına yanıt aramaya çalışacağız. Bu soruya verilecek yanıtın “çok boyutlu ortaklık” düzeyine ulaşan Türk-Rus ilişkilerinin geleceğine de ışık tutacağı düşünülebilir.

Rusya, ‘2020 Enerji Stratejİsi‘ni 2003‘te tamamlayarak uygulamaya başladı. Bu yaklaşımı dünyanın hemen hemen her bölgesini yakından ilgilendiriyor. Rusya, enerjiyi ekonomik ve siyasi hedeflerinin aracı yapmış durumda.

Enerji devi Rusya

Rusya ABD‘den sonra dünyanın ikinci büyük enerji üreticisi ülkesidir. Dünya enerji üretiminin yaklaşık yüzde 12‘sini Rusya gerçekleştiriyor. Genel enerji tüketiminde ise Rusya ABD ve Çin‘in ardından yüzde 7‘lik oran ile üçüncü sırada yer alıyor. Bu genel enerji yüzdelerinin içinde petrol ve doğalgaz özel bir yere sahip. Daha özelde doğalgaz bu yazının konusu olan dış politikada enerjinin rolünü öne çıkartan asli başlık konumunda.
Bugün için Rusya, dünyanın sahip olduğu kanıtlanmış petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 6‘sına sahiptir. Üretici olarak ise Suudi Arabistan‘dan sonra dünyanın en büyük ikinci petrol üreticisidir. Dünya petrol üretiminin yaklaşık yüzde 12‘sini gerçekleştiren Rusya iç tüketimde kullandığı üçte birini -ki bu Rusya‘yı dünyanın 5. büyük petrol tüketicisi yapıyor- dışında kalan petrolü ağırlıklı olarak AB‘ye satıyor.
Doğalgaz ise daha farklı. Dünyanın kanıtlanmış en büyük doğalgaz rezervleri Rusya‘nın elinde. 2.000-2.300 trilyon metreküp civarındaki bu rezervler dünya toplamının yaklaşık üçte biri. İkinci büyük Iran‘ın sahip olduğu doğalgaz bu toplamın yarısına ancak ulaşabiliyor. Bu rezervlerle Rusya, dünyanın en büyük doğalgaz üreticisi konumunda. Dünya toplam üretiminin yüzde 22‘si Rusya tarafından yapılıyor. Her ne kadar Rusya yüzde 16‘lık tüketim oranıyla ABD‘den sonra dünyanın 2. büyük tüketicisi olsa da kalan miktarla en Önemli doğalgaz satıcısı durumunda. Bu üretimin önemli bir kısmı içerisinde Türkiye‘nin de yer aldığı Avrupa‘ya ihraç ediliyor. Rusya‘nın GSMH‘sinin yüzde 25‘ini, İhracat gelirleri ve bütçesinin de yarısmı enerji gelirleri oluşturuyor. Bu genel rakamlara bakıldığında bile Rusya‘nın tam anlamıyla bir enerji ihracatçısı olduğu söylenebilir. Kömür ve elektriğin dışında petrol ve doğalgaz, boru hatları aracılığıyla gittikçe artan kullanımları nedeniyle özel bir konum ediniyor.

Rusya’nın ihracatının neredeyse üçte ikisi petrol, petrol ürünleri ve gaza dayanıyor. Daha sonra çeşitli metaller, motor ve teçhizatlar ve kimyasal ürünler geliyor. İthalatta ise önce metaller, daha sonra motor ve teçhizatlar, hafif sanayi ürünleri ve gıda maddeleri başta. 2003’te ihracatta başta Almanya, Hollanda, İtalya, Çin, Ukrayna ve Belarus; ithalatta ise Almanya, Belarus, Ukrayna, Çin, ABD ve İtalya geliyordu.

Rusya açısından önemli bir kazanç kaynağı da savunma sanayi. 2003 yılında  Rusya, dünya silah satışlarında 5,4 milyar dolarlık satışla rekor kırdı (2002’de 4,8 milyardı). İhracatın yüzde 70’i hava, 15’i deniz, 8’i kara kuvvetlerine ait, 7’si de füzesavar. (Uluslararası silah ticaretinin yüzde 40’ı ABD’ye, 19’u Rusya’ya, 18,5’i İngiltere’ye, 7’si Fransa’ya ait.)

Kremlin ve büyük Rus sermayedarları (oligarşi) Doğal kaynakları açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Rusya’da en ciddi sorunlardan biri yoksulluk. Anketlere bakılırsa, halkın yüzde 40’ı kendini yoksul sayıyor (zengin sayanların oranı yüzde 7). Resmi verilere göre ise, 2004 sonunda toplumun yüzde 18,7’si, yani 26,7 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşıyordu.

Böyle bir ortamda dünyanın en zenginleri arasında Rus işadamlarının ön sırada gelmesi dikkat çekiyor. Dolar milyarderleri sayısı bakımından Rusya, ABD ve Almanya’dan sonra üçüncü sırada geliyor. Şubat 2004 Forbes dergisi veri- lerine göre, Rusya’da 36 dolar milyarderi var. Hapisteki Mihail Hodorkovski’nin (Yukos) serveti 15,2 milyar dolar. İkinci Roman Abramoviç (Sibneft, 12,5 mil- yar), üçüncü Viktor Vekselberg (Sual Holding, 5,9 milyar). Dünyada en çok dolar  milyarderinin  olduğu  kent  Moskova.  36  Rus  milyarderinin  33’ü Moskova’da. Rus milyarderlerinin serveti Rusya GSMH’nın dörtte biri büyüklüğünde. Dünya Bankası’nın 2003’te yayımladığı “RF ekonomik gelişmesi üzerine memorandum” adlı belgede Rusya’da 23 oligarkın, 89 federal birimden (eyaletten) 25’ini, ulusal sanayi üretiminin 12 milyar ruble değerindeki üçte birinden fazla bölümünü, çalışanların yüzde 16’sını (19 milyon kişi), banka akti- flerinin yüzde 17’sini ve hisse senetleri piyasasının yüzde 60’ını elinde tuttuğu belirtiliyordu.

Gelir dağılımı uçurumu ürkütücü boyutlarda. Nüfusun en zengin yüzde 10’luk kısmı toplumda bütün gelirlerin yüzde 35’ini elinde tutarken, en yoksul yüzde 10’luk kitleye gelirlerin yalnızca yüzde 2,5’luk bölümü düşüyor. Yani uçurum 14 kat! (Batı Avrupa’da 7 kat.) 2003’te halkın gelirlerinde yüzde 13’lük bir artış görülürken, oligark denilen büyük sermaye sahiplerinin gelirlerinde 2,4 katlık büyüme saptandı.

Eşitlikçi  Sovyet  alışkanlıklarından  tümüyle  vazgeçmeyen  toplum,  hızla gerçekleştirilen özelleştirme sürecindeki haksızlıkların da etkisiyle, bu yeni Rus zenginlerinden nefret ediyor. Bir ankete göre, toplumun yüzde 77’si özelleştirmelerin  gözden  geçirilmesi  gerektiğini  savunuyor.  Kremlin, kamuoyunun bu tutumundan da destek alarak oligarkların üzerine gidiyor, onları sosyal sorunların çözümünde katkı yapmaya zorluyor, vergi kaçakçılığı ve yolsuzluklarla mücadeleyi sertleştiriyor. Rusya’nın bir numaralı, dünyanın ise 16. büyük zengini olan Hodorkovski – siyasi çabalarının iktidarı rahatsız etmesinin de etkisiyle – bu mücadelenin kurbanı olarak hapse atıldı.

Forbes dergisinin dünyanın en büyük 2 bin şirketini listesindeki Rus şirketleri şöyle sıralanıyor: Gazprom (87. sırada), Lukoil (184), Ulusal Elektrik Kurumu RAO YeES (199), Yukos (213), Surgutneftegaz (294), Sberbank (381), Sibneft (478), Norilskiy Nikel (587), Tatneft (884), Severstal (1451), Vımpelkom / Beeline (1820) ve AvtoVAZ / Lada (1942).

The Wall Street Journal Europe ve Haandelsblatt’ın araștırmasına göre ise, Avrupa’nın en büyük 500 şirketi arasında Gazprom 84., Lukoil 126., RF Ulusal Elektrik Kurumu 133., Yukos 164., Surgutneftegaz 264., Sberbank 294.,  Tatneft  313.,  Norilski  Nikel  322.  AvtoVaz  360.,  Sibneft  380.  ve Transneft 454. sırada.

Bankalara gelince. İngiliz The Banker dergisinin 2003’te dünyanın en büyük bin bankası listesine 15 Rus bankası girmişti. Sermaye hacmine göre yapılan sıralamada şu bankalar vardı: RF Sberbank (155., 2002’de 191. idi; sermayesi 2,339 milyar dolar), Vneştorgbank (168., 2002’de 174.; 2,118 milyar dolar sermayeli), Gazprombank (371., 2002’de 381.; 833 milyon   dolar),   Mejdunarodnıy   Promışlennıy   Bank,   MDM   Bank, Vneşekonombank,  Globeksbank,  Bank  Moskvı,  Alfabank,  Uralsibbank, Rosbank,  Petrokommerts,  Nomos-bank,  Trast-bank,  Mejdunarodnıy Moskovskiy Bank.


RUSYA‘NIN POLİTİKASI

Rusya‘nın 2003‘te son halini alan ‘‘2020‘ye Rus Enerji Stratejisi‘‘ belgesine kadar tutarlı, etkin ve dış politika aracı olarak kullanılabilecek bir eneği politikası olduğundan bahsedilemez, iç ve dış siyasal ortamın da bu döneme kadar bu türde bir aracın oluşmasına ve kullanılnıasına izin vermediği de söylenebilir. Bu döneme kadar Rusya‘da enerji politikası devletin dışında ama aralarında devletin de yer aldığı çeşitli aktörlerce belirlendi. Merkezi bir planlama ve kontrol söz konusu olmadı. Bunda Sovyet sonrası dönemin özelleştirme politikaları çerçevesinde petrol endüstrisinin özelleştirilerek çok başlıklı bir yapıya kavuşturulmuş olması etkendir Bu bağlamda bölgesel düzeyde belirlenen 11 ayrı şirkete devredilen yapı merkezi hükümetin kontrolü dışında kalmıştr Bu dönem enerji şirketlerinin yöneticilerinin, hazineye para aktaran en önemli unsurların yöneticileri olarak hükümet düzeyinde karar alma süreçlerini etkiledikleri hatta belirleyici oldukları bir dönemdir. Rusya içinde yaşanan kanlı mücadeleler, merkezi devletin etkinligini yitirmesi, Yeltsin‘in etkinlik sağlayamaması bunun neden/sonuçlandır. Bu sürecin Putin iktidarı ile dönüşmeye başladığı gözlemleniyor Enerjiyi dış politika aracı olarak kullanma becerisini elde etmek amacıyla Putin‘in hala devletin elinde bulunan enerji devi Gazprom‘u yeni politika yapımı sürecinin merkezine oturtarak bu dağınık yapının aşılması amacıyla farklı bir adım attığı görülüyor. Aynı dönemde çeşitli nedenlerle hızla artan enerji fiyatları, ucuz ve temiz olduğu için kullanımı yaygınlaşan doğalgaz Putin‘in attığı bu adımı başarılı kıldı ve Moskova‘yı konuya daha bir dikkatle eğilmeye yönlendirdi. Putin‘in Rusya‘nın ‘oligarklarına‘ açtığı ve arkasında başta istihbarat olmak üzere devlet bürokrasisinin desteğini de aldığı savaş sonucunda devletin enerji sektöründe kontrolü yeniden eline almaya başladığı görülüyor.
Yeni Enerji Stratejisi bu sürecin belgesi/çerçevesi olarak algılanabilir Rus hükümeti bu girişime Kasım 2000‘de başladı. Yeni strateji enerji sektörünün büyütülmesini öngörmekteydi. Bu büyümede mali olarak enerjiye dayanan Rusya‘nın ihracatının yeni piyasalar bağlamında başta Asya-Pasifık ve Kuzeydoğu Asya pazarıyla büyütülmesi hedeflenmekteydi. Bu bağlamda tanımlanan yeni hedefler doğrultusunda 2,5 yıllık bir süıeçte şekillendirilen yeni Stratejiyle Rusya için kuzey-güney-doğu hatlarında yeni işbirliği çerçevesi ve dış politika yapımı sürecine girişildi Burada sadece AB‘ye endeksli bir ihracattan uzaklaşma amaçlanmaktaydı. Tabi ki Bu AB‘den vazgeçilmesi anlamına gelmemekteydi. Kurulu ağlar ve ticari ilişkiler nedeniyle vazgeçilemeyecek pazar durumundaki AB kenara itilmemekteydi. AB ile var olan ilişki ve ticaretin genişletilmesi yaklaşımı doğrultusunda bir yandan yeni nakil hatları oluşturulurken kalıcı işbirliği için AB‘nin yeni enerji politikası oluşturma süreciyle uyumlu görüşmelere girişildi. Bu türde bk AB stratejisinin oluşturulması gerekliliğinin yanı sıra AB ülkelerinin Rusya‘yı güvenilir ve sürekli bir ortak olup olmadığını tartışmaya açmasının yarattığı tutarlı ve etraflı bir politika geliştirme zorunluluğu karşı tarafta yer alan Rusya‘yı da sadece AB‘ye bağımlı bir politik-ekonomik stratejik yaklaşımın dışına çıkmaya zorladı.

GÜNEY VE DOGU HATLARI

Güney hattında bu yazıda ayrıntısına girilmeyecek olan Türkiye ile BTC bağlamında gergin ve sorunlu ilişkiler bir kenara bırakılarak Mavi Akım merkezli, yeni ve alternatif hatlarla Ortadoğu ve İsrail pazarına girmeyi hedefleyen çok boyutlu ortaklık projesi uygulamaya konuldu. Doğuya doğru büyüyen ve umut vadeden pazarlar olarak Hindistan, Çin ve Japonya tamamlandı. Çin‘le hızla işbirliğine gidilerek 30 milyon ton kapasiteli yeni bir boru hattı inşa edilmesi anlaşması imzalandı. Bu hattın 2030‘da 700 milyon ton petrol taşıyabilecek bir kapasiteye ulaştırılması hedeflendi. Şanghay İşbirliği Örgütü‘nün öneminin artması da bu bağlamda değerlendirilebilir. Eş zamanlı olarak 2003 başından itibaren Japonlarla da işbirliği görüşmelerine başlandı. Ocak 2003 Rus-Japon Eylem Planı‘nın merkezine de enerji merkezli işbirliği oturtularak bir boru hattı inşası, gerekirse Çin hattının büyütülerek genişletilmesi gündeme alındı. Güney Kore ve Moğolistan ile işbirliğine girişilmesi ve buna bir de Amerikan pazarına ulaşılması bağlamında Moskova ile Washington arasında yeni bir enerji diyaloguna girişilmesi eklendiğinde yeni Rus politikasında merkezine enerjinin oturtulduğu çok boyutluluk görülüyor.

Enerji merkezle mücadele

Bu noktada söylenmesi gereken Türkiye‘de Rusya ile özel yakınlaşma olarak görülen sürecin aslında Rusya‘nın bilinçli bir tercihle dört bir tarafında yer alan komşularıyla geliştirmeye çalıştığı merkezinde enerji ve ticaretin yer aldığı planlı ve eşgüdümlü yeni bir dış politik tercihin yansıması olduğudur. Bu çerçevede enerji kaynakları işbirliğini sağlayan ortak kaynak olmaktan çıkıp adım adım bir dış politika aracına dönüşüyor Bu anlamda en önemli araçlar olarak devletin kontıolünün yüksek düzeyde olduğu doğalgaz ve elektrik öne çıkıyor. Gerek eski Sovyet cumhuriyetlerinin bu kaynaklara olan bağımlılıkları, gerekse Avrupalı ülkelerin artan petrol ve doğalgaz talepleriyle Hindistan, Çin ve Japonya gibi yeni talipler bu kaynakların birer dış politika aracı ya da silahına dönüşmesine yol açan unsurlardır Rusya‘nın da bu durumunda yeni ticari/politik tercihler geliştirerek günümüze kadar siyasal etkinlik amacıyla ve Sovyet döneminin politik mirasının gereği olarak uyguladığı fiyatlama politikasını revize etmesi enerji kaynaklarının Rusya‘nın yeni dış politika silahları olduğu tartışmasını yarattı.
Bilindiği üzere Rusya gerek iç tüketimde gerekse eski Sovyet coğrafyasında insani gereklilik ve siyasal etkinlik çerçevesinde doğalgaz ve petrolü piyasada oluşan fiyatlardan bağımsız bir biçimde büyük oranda sübvanse ederek sağlamaktaydı. Doğalgaz ve petrol talebinin artması, sağladığı ekonomik gelir ve oluşan yeni siyasi hedefler Rusya‘yı farklı bir yöne itiverdi. Hem kendi iç pazarını koruyarak ucuza arzı sağlamak hem de liberal ekonomik dünyanın bir parçası olmak amacıyla gelirlerini artırmak adına Rusya yeni bir fiyatlarına politikasına gidiverdi. Amaç 2011‘de BDT petrol ve gaz fiyatlarının Avrupa‘ya satılanla eşitlemekti. Bu türde bir fiyatlama mali/teknik olarak altyapının yenilenmesi ve üretim ile tüketimin sürdürebiliriiğinin sağlanması açısından bir zorunluluk gibi görülse de doğrudan sonuçları bir anda bağımsızlıklarını sağlamlaştırarak Rusya‘dan uzaklaşmaya ve Batı dünyasıyla yeni ilişkiler kurmaya çalışan eski Sovyet ülkelerine yansıyıverdi. Yeni strateji çerçevesinde bu ülkelere sağlanan petrol ve gazın fiyatları aşamalı olarak uluslararası seviyeye çekildi ve kıyamet bundan sonra koptu. Rusya ile sorunlu ilişkilere sahip eski Sovyet cumhuriyetlerince bu durum uluslararası arenaya Rusya‘nın eski düzeni korumak adına bu kaynakları bir dış politika aracı olarak kullanmaya başladığı şeklinde yansıtıldı. Uyan ise ‘bizim üzerimizden oynanan bu oyuna son vermeseniz sıra size de gelecek‘ şeklindeydi.

Gaz basıncının düşmesi küresel politikaları doğrudan etkiliyor…

Moskova, enerji kaynaklarını, batı, güney ve doğuya pazarlıyor. Avrupa, eski Sovyet cumhuriyetlerinin Rusya ile yaşadığı sıkıntılar nedeniyle her kış korkulu rüyalar görüyor.

Gerçekten de Rusya‘nın eski Sovyet coğrafyasında enerji kaynaklarının uzun soluklu bir silah olarak kullanmaya başladığı görülüyor. Bununla karşılaşan ilk ülke Belarus‘tur Belarusla îki devletli özel bir birlik kurulması hedefi çerçevesinde petrol ve doğalgaz önemli iki silah olarak kullanıldı. Belarus-Rusya arasında geçtiğimiz yılın son günlerinde yaşanan ve son anda aşılan doğalgaz krizine bu ayın başında eklenen petrol krizi Rusya‘nın enerji kaynaklarını nasıl gördüğü ve kullandığının en somut yansıması olarak değerlendirilebilir. Almanya, Polonya, Macaristan, Slovakya ve Çek Cumhuriyeti‘ni bir anda stratejik petrol rezervlerine başvurmak durumuyla karşı karşıya bırakan bu durum gerek Rusya‘nın gerekse eski Sovyet coğrafyasının gelecekte Avrupalılara enerji dar boğazları yaratabileceği korkusunu yeniden akıllara getiriverdi. Sorun her ne kadar bir iki gün içerisinde çözülse de Rusya‘nın Gürcistan‘da takındığı tavır korkuları yeniden canlandırdı. Geçtiğimiz yıllarda yaşananlarla Gürcistan‘ın yanı sıra Ukrayna örnek olay olarak incelenmelidir Bu bağlamda Rusya‘nın takındığı tavır ticari olarak mantıklı ve doğru gözükse de sürecin işletilmesine bakıldığında Rusya‘nın bu tarzını dış politik kararlarıyla eşgüdümlü yürüttüğü ve en azından diş geçirebildiği ülkelere enerjiyi bir silah olarak kullanarak yaklaştığı görülmektedir. Azerbaycan ve Gürcistan‘a karşılık Ermenistan‘a tanınan ayrıcalıklar bunun Kafkasya‘daki yansıması ya da kanıtı olarak görülebilir.

Gelecekteki korku

Diğer yandan Rusya dogalgazı ihraç etmenin ötesinde ister doğrudan Gazprom eliyle isterse Gazprom‘un arkasında bulunduğu şirketler eliyle ve özelleştirmeler aracılığıyla BDT ülkelerinden Avrupa‘nın tamamına yerel dağıtım şirketlerini ele geçirmeye çalışıyor. Bu durum Rusya‘nın gazın dağıtımında son noktaya kadar ulaşarak gaz fiyatlarını kontrolü altında tutmaya çalışmasının bir yansımasıdır. Böylece Orta Asya ya da benzeri alternatif kaynakları kısıtlama, hem alıcı, hem satıcı hem de dağıtıcı olarak piyasaya hâkim olma çabası sürdürülüyor. Rusya‘nın Türkmenistan gibi diğer potansiyel sağlayıcıların ürettiği gazı ve diğer kaynakları alarak kendi sistemine sokup yeniden fiyatlandırarak satma politikası bunun doğrudan yansımasıdır. Bu kaynak ülkelerin Rusya dışında ilişkiler ve alternatif sözleşmeler yapmasının önüne geçilmesi çabaları da bunun yansımasıdır. Bu ise enerji merkezli bir dış politika oluşturulması ve yürütülmesine yol açıyor. Bu gelecekte artan bağımlılıkla Rusya‘yı daha etkin kılabilir.
Son olarak Rusya‘nın 2020 enerji Stratejisinde öngörülen petrol ve gaz üretimi hedeflerine bakıldığında durumun hassasiyeti daha dikkat çekici hal alıyor. Rusya önümüzdeki 30 yıl içinde petrol üretimini 490-520 milyon ton olarak öngörüyor. Bunun 200-215‘i iç tüketime gidecektir. 100-105‘i ise Asya-Pasifık bölgesi için planlanıyor. Geriye yaklaşık olarak 200 milyon petrol kalıyor. Bunun 30-35‘inin BDT ülkelerine ayrılan kaynak olduğu düşünülürse geriye kalan 150-160 milyon tonun 2001‘de Avrupa‘ya satılan 181 milyon tondan daha az olduğu görülüyor. Bu farkın ya da artan ihtiyacın nasıl ve nereden sağlanacağı sorusu petrol ve gazın Rus dış politikasının geleceğini nasıl belirleyebilecegi ile ilgili ciddi soruları akla getiriyor.

Yeni dünya düzeninde Putin’in yeri

Kasım ayından beri Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’daki “devrimler” Vladimir Putin’in yaşamını daha da zorlaştırıyor. 1991′de SSCB 15 parçaya bölündüğünde Rusya’nın komşusu olan bu yeni devletlerin yeni liderliklerinin Rusya’ya dost olması ve onun etki alanında olması bekleniyordu. Putin iktidara geldiğinde Rusya’nın bu ülkeler üzerindeki etkisini arttırması bekleniyordu. Ama başarılı olamadı.
Gösteriler
Rusya Batısında NATO’nun genişlemesine ve güneyindeki eski SSCB cumhuriyetlerinin Amerika’nın etkisi altına girmesine ses etmedi. Ama şimdi bunlardan bazılarında tepedeki ayrışma ile aşağıdan gelen protestolar birleşmekte ve bazen Rusya’ya karşı düşmanca ya da en azından Rusya’ya mesafeli ve Avrupa Birliği’ne ve Washington’a dost rejimler doğmakta.
Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’ın aynı gelişmenin biçimleri mi? Amerikalı bazı politikacılar böyle düşünüyor ama aslında her biri birbirinden farklı. Özellikle de Kırgızistan. ABD Gürcistan ve Ukrayna’da gelişmeleri hızlandırmaya çalıştıysa da etkisi abartılmamalı. İnsanların gösterilere katılmasını sağlayan nedenler gerçek sorunlar. Sorun kendilerine güvenmek yerine beklentilerinin tepedeki egemen sınıfın bir başka fraksiyonunda olması.
Buna rağmen Moskova’da ki bazıları için komşularında sokaklarda çok sayıda insanın bulunması Rus halkının kendi sorunlarını çözmek için bazı “yanlış fikirlere” ulaşmasına neden olabilir.
Putin’in zaten son derece kısıtlı olan sosyal yardımları, konut sorununu ve diğer yardımları kısıtlaması karşısında böyle bir sürecin yavaştan başladığı söylenebilir. Put,n!in almaya çalıştığı yeni tedbirler Rusya’nın başta emekliler olmak üzere en yoksul kesiminin yaşam standartlarını büyük ölçüde etkiliyor. Bunun sonucunda Moskova, St Petersburg’da ve diğer büyük kentlerde gerçekleşen protesto gösterilerinin boyutları gözlemcileri şaşırtıyor.
1990′ların başından beri Rusya’daki kriz o kadar derin ki insanları ciddi bir biçimde şok ediyor. Gösteriler oluyor ama bir-iki istisna hariç genellikle etkileri sınırlı. Şimdi Rus ekonomisi bir süredir büyüyor. Birçokları, hatta halkın büyük çoğunluğu bu büyümeden çok az yararlanıyor ama insanlar artık seslerini çıkartmakta daha kendilerine güvenliler.
Peki, Rus ekonomisi neden bu kadar güçlü bir biçimde büyüyor? 1998 yazında ekonomi küresel krize yakalanmış ve dibe vurmuştu. Ruble ve onunla birlikte bankacılık sisteminin bir kısmı da çökmüştü. Tasarruflar yok olmuş, borçlar ödenememiş ve şirketler batmıştı. Şimdi yıllık büyüme yüzde 6-7, henüz 15 yıl önceki düzeye dönülmesinden çok uzak bir durum var ama gene de oldukça etkileyici.
Bu büyümenin üç açıklaması var. Birincisi krizden çıkmanın doğal sonucu. Eninde sonunda ruble 1998 krizinden sonra gerçekleşen devalüasyonun da yardımı ile yeniden yükselecekti. Şimdi bir toparlanma yaşanıyor.
İkinci açıklama hızlı gelişmenin yükselen petrol fiyatlarının rüzgarı olabilir. Bunun için Putin sadece Irak’ı işgal ettiği için George Bush’a ve Batılı petrol spekülatörlerine teşekkür edebilir.
Üçüncü açıklama reformların sonunda işe yaramaya başladığı olabilir. OECD gibi örgütler bunun olmakta olduğunu söylüyorlar fakat kanıtlar oldukça zayıf.
Gerçek açıklama ilk iki açıklamanın bir bileşimi gibi görünüyor.
Rusya’nın daima çok büyük doğal kaynakları vardı. Bugün dünyanın en büyük doğal gaz, ikinci en büyük kömür ve sekizinci petrol rezervlerine sahip olduğu hesaplanıyor. Doğal gaz ve petrol üretimin yüzde 20-25′ini ve ihracatın büyük kesimini oluşturuyor. Rusya dünyanın en büyük gaz üreticisi ve Suudi Arabistan’dan sonra en büyük petrol üreticisi. Petrol fiyatında varil başına 1 dolarlık değişim Rusya için 1.4 milyar dolar anlamına geliyor. Bu çok büyük bir rüzgâr.
Putin hükümeti petrol fiyatlarının düşmesi karşısında uygulanacak bir istikrar fonu oluşturdu. Bu arada petrol kârları sadece Rus zenginlerine gitmiyor fakat Rusya dışındaki güvenli yerlere, örneğin bazılarının “Thames kıyısındaki Moskova”, bazılarının Chelsea Futbol Kulübü diye adlandırdığı yerlere kaymakta.
Ancak petrolden bağımsız ve hatta petrolle bile birlikte devamlı bir ekonomik düzelme oldukça zor. Yeni zenginliğin dağılımı oldukça dar. Daha da önemlisi daha yaygın bir yatırım eksikliği ve eşitsizliği var ki bütün bunlar çözülmemiş uzun dönem sorunları oluşturuyor.
İşte bütün bunlar Putin ve taraftarlarının ekonomiyi değiştirmekte daha çok yol almaları gerektiğini düşündürüyor ve bu nedenle de Rus halkının sırtına daha fazla yük yüklemelerine ve baskı altına almalarına neden oluyor. Ama acaba Putin’in daha geniş bir planı var mı?
Son zamanlarda çıkan Andrew Jack ve Peter Truscott’un yazdığı biyografiler böyle bir planın olmadığını anlatıyor. Putin eski rejime değil ileriye doğru yürümek istiyor ama tam da yolunu bulamıyor.
Putin Rusya’da bir temel oluşturmak zorunda. Bunun için üç şey lazım. Biri Duma’da kendisini destekleyecek bir çoğunluk. Ulaşılması gereken en kolay hedef buydu. Politik partiler zayıf ve kökleri yok. Bu nedenle Putin anayasayı değiştirerek üçüncü bir dönem daha başkan olmak istiyor ve bunun için Duma’da oldukça büyük bir desteği var.
İkinci hedef Rusya devletine bir tür düzen getirmekti. Yeltsin döneminde devlet öylesine farklı yönlere doğru çekildi ki merkeze çok az kaynak geliyordu. Ruslar buna “dikey” komuta yapısının kurulması diyorlar. Bazıları buna geçmişe dönmek diyorlar ama her modern devlette böyle bir yapı gerekli. B una rağmen böyle bir yapı hala tam kurulabilmiş değil. Bazıları onun çabalarına “sen yapıyormuş gibi yap bizde sana uyuyormuş gibi yapalım” diyorlar.
Rus devletinin yeteneksizliğinin en iyi göstergelerinden birisi 2004 Eylül ayında Kafkaslarda Beslen’deki okul işgalinde yüzlerce insanın ölmesidir. Putin’in özel görevlileri ve Rus devletinin en elit birliklerine rağmen her iki tarafın hedef gözetmeksizin ateş etmesi tam bir katliama yol açtı. Merkezi hükümet her ne kadar tartışmaları bastırmaya çalıştıysa da kaçınılmaz olarak suş hükümetin beceriksizliğine yüklendi.
Beslen trajedisi ve Moskova’da neredeyse düzenli bir biçimde devam eden “terörist” saldırılar Putin’in çözeceğini söylediği ama çözemediği Çeçenistan sorunundan kaynaklanıyor. Yerel halkın muazzam kayıplarına rağmen saldırılar devam ediyor.
Putin içerde ve dışarıda “İslami terör” kartını oynamayı seviyor. Rus hükümeti bir çok açıdan eleştirilse bile bu konuda destek görüyor.
Putin’in üçüncü politik hedefi Yeltsin döneminin kaosunda oluşan politik iktidar dağılımını istikrarlı hale getirmek. Putin iktidara Yeltsin’in çevresindeki “aile” tarafından getirildi.
Onlara karşı geldiği için yerini kaybeden Yeltsin’in başbakanlarından Yevgeny Primakov “aile”yi net hedefleri olan, zenginliklerini korumak isteyen özel bir grup insan olarak tanımlamakta.
Rus ekonomisi çökerken egemen sınıfın bir kısmı bu ekonomiyi çok ucuza kendilerine mâl ettiler. IMF Rusya’nın petrol zenginliğinin gerçek değerinin %10′una alındığını söylüyor.
En başarılılar oligarklar denen bir avuç isim. Bu oligarkların bir kısmı Yeltsin ve çevresi ile iyi ilişkiler kurdular. Ama “aile”nin ve daha geniş oligarklar grubunun arkasında asıl işi yapan, Rus ekonomisini işleten kesim var onlar da güvenlik istiyorlar.
Putin bu daha geniş kesimi gözetiyor. Temmuz 2000′de oligarklara politik uzak dururlarsa servetlerini koruyabileceklerini söyledi. Bunların bazıları mesajı tam almadılar. Vladimir Gusinsky ve Boris Berezovsky zenginlikleri ile medyanın kontrolünü ve politik etkinliği birbirine karıştırdılar ve Putin ile çatışınca Rusya’dan kaçmak zorunda kaldılar.
Jack Straw’un gayretleri ile Berezovsky İngiltere’den politik iltica aldı ve Putin’i Rus kapitalizminin demokratik gelişimini engellemele suçladı.
Mikhail Khodorkovsky bir zamanlar Yukos Petrol olan şirketin başı hapse girdi fakat o daha ileri giderek Putin’e karşı politik bir çıkış yaptı.
Rusya’da sistem o denli yozlaşmış ki Rusya’nın zenginlerinin çoğunun aleyhine dava açılabilir.
Roman Abramovich durumu fark etti ve bir yandan Putin ile iyi ilişkiler sürdürürken diğer yandan da karanlık geçmişine karşı bir tür sigorta olarak dışarıda positiv bir görüntü yaratmaya çalışıyor.
Putin’in yaratmaya çalıştığı sisteme “liberal otoriterlik” gibi isimler veriliyor. Seçimler hileli ama herhalde Yeltsin döneminden daha fazla hile yok. Batı o vakit te, şimdi de bu hilelere gözlerini kapatıyor.
Baskı sadece oligarklara değil kampanya yapan gazetecilere ve rejimin muhaliflerine karşı da uygulanıyor. Ancak Putin’in işi de zor. Bir İngiliz gazetesine şöyle demişti: “Etkili bir polis gücü olmadan polis devleti kurmak”
Sonuç olarak Putin’in Rusyası bugün dünyada nerede duruyor? Rus ekonomisi hala çok zayıf ama BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeliği ve hızla eskiyen binlerce nükleer bomba ile Putin ağırlığından daha büyük bir etki yaratabiliyor.
Bunu daha milliyetçi bir arka plana dayanarak yapıyor. Bugün Rusya egemen sınıfları 1990′ların ilk yarısındaki dış politikaya bakarak kızıyorlar. O zamanlar Batı’nın yeni dünya düzeni kavramında ciddi olduğuna inanıyorlardı.
Ama Rusya’nın dünya ekonomisine daha fazla katılması gerektiğini düşünen bir kesim de var. Dünya ekonomisine daha fazla entegre olmaya, daha fazla yabancı sermayeye ve pazarlara ihtiyacı var.
Dolayısıyla Rusya’nın liderliği kaybettiği alanları geri kazanmalı ama bunun için daha fazla zamana ihtiyacı var.
Batı’da daha talepkâr bir Rusya daha zor bir Rusya olarak görülüyor ve bu nedenle Putin Yeltsin’den daha fazla eleştiriliyor.
Bu nedenle Gürcistan’da, Ukrayna’da ve Kırgızistan’da olduğu gibi bu rejimlere gerçekten karşı olanların değişimi aşağıdan değil de yukarıdan beklemeleri veya dışarıdan destek aramaları tamamen aptalca.
Önemli olan ne yazık ki bu konuda çok az insan böyle düşünüyor olsa da b ir alternatif yaratmaya aşağıdan başlamak gerekiyor.
Ancak radikalleşme Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’ın gösterdiği gibi çok ani olabilir. Ve insanlar böyle büyük sayılarda protesto etmeye başlayınca diğerlerini de etkiliyorlar ve bütün bir bölge etki altına giriyor. Böyle bir gelişme periferide değil de merkezde olursa çok daha sismik bir etki yaratabilir.
Ne zaman ve nasıl olacağını tahmin etmek mümkün değil ama Putin’in bütün çabalarına rağmen istediği kontrolü sağlayamayabilir. Dolayısıyla aşağıda eskiden olduğundan daha etkili bir biçimde kullanılabilecek bir alan açılabilir.
Mike HAYNES

Share on Facebook

Cuntalar Akıl Hocasının Ardından

Posted by ertemcemil132 | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 17-11-2006

0

Friedman bize, askerlerin ve baskıcı yönetimlerin, iddia ettikleri gibi, ülkesinin ve halkının çıkarlarını gözeten ve bu anlamda bağımsız olmadığını ve olmayacağını öğretti. Eh, en azından bunun için toprağı bol olsun..

Dazlak kafası, ilham verdiği Pinochet’in gözlükleri gibi koyu renk gözlüklerinin arkasındaki çipil ve kısık gözleriyle gazetelerin ekonomi sayfalarından bize bakıp; “salaklar çalışın işte bedava öğle yemeği nerede var” diyen adam öldü. İktisatla ilgisi olsun olmasın, Milton Friedman ismi yaşı kırkın üzerinde olan herkesin hatırlayacağı bir isim. Milton Friedman adını ilk önce Şili ile birlikte duyduk. Şili’de 11 Eylül 1973’te işbaşına gelen Pinochet cuntası bir müddet sonra neo-liberal Chicago Okulu’nun görüşleri doğrultusunda ekonomiyi biçimlendirmeye başladı. Şili’de olup bitenlere, Friedman’ı yad ederken, değinmeden olmaz ama önce Friedman’ın Chicago Okulu’na şöyle bir bakmakla yarar var.

ŞU 1973 YILI

1973 yılı, petrol fiyatlarının yükselmesiyle kapitalizmin yeni bir krizinin başladığını haber verirken, Chicago Üniversitesi’nde 1948’den beri alıştırmalar yapan Friedman ve arkadaşlarının da günlerinin geldiğini onlara müjdeliyordu. Zaten Friedman’a göre Keynes başından beri günü kurtaran adamdı. Ama yine de Keynes, günü kurtarmak adına da olsa, klasik iktisadın mabedine saldırmıştı. 1936’da, Keynes, İstihdam Faiz ve Paranın Genel Teorisi adlı yapıtında piyasanın zaaflarını ortaya koymuş, devletin müdahalesini istihdam ve ekonomik denge için şart koşmuştu. Piyasa yara almıştı. Aslında Keynes’in de kesinlikle sosyal devlet gibi bir amacı yoktu; o gerçekten de “günü kurtarmak” istediğini uzun vadede zaten hepimiz ölüyüz diyerek belirtmişti. Ama yine de Chicago Okuluna göre bu bir devrimdi. O halde bir karşı devrim gerekiyordu. İşte bu karşı devrimin teorik temelleri çok gecikmedi. 1970’lerin başında Milton Friedman ve Harry Johnson Monetarizmin karşı devrimini anlatan bir kitap yayınladılar. Friedman burada kurgusunu iki temel dayanağa oturtuyordu. Birincisi devletin orkestra şefi olduğu maliye politikaları yerine piyasanın yöneteceği para politikaları kapitalizmin işleyişine ve doğasına daha uygundur görüşüydü. İkincisi ise devletin ekonomik faaliyetin akışını düzenlemesi yerine özel sektörün dinamiğinin esas olacağı bir piyasa. Friedman, yaklaşmakta olan krizin kaynağını görmüş ve kar oranlarının tekrar yükselmeye başlamasının, ancak devletin açtığı mevzileri yeniden özel sektöre bırakmasıyla mümkün olacağını, söylemeye başlamıştı. Devletin aradan çekilmesi Keynes’in bir zamanlar çok korktuğu işsizliği tekrar getirmeyecekmiydi ? Bu soruya Monetaristlerin verdiği cevap insanlığın nasıl bir döneme girdiğini de adeta özetliyordu. Friedman’a göre, işsizlik doğal ve iradi bir şeydi. İşsizlik, insanların bir önceki işlerini beğenmeyip daha iyi bir iş bulmak için bir müddet katlandıkları bir durumdu; ve dert değildi. Esas dert fiyat istikrarı yani enflasyondu. Hükümetler enflasyonu önlemek için denk bütçe, sıkı para politikası ve özel sektörü teşvik eden arz yönlü politikalar uygulamalıydı. İşte bu yeni (azgın) liberal politikalar ilk önce yeni darbe yapmış, çiçeği burnunda, Latin Amerika diktatörlerinin dikkatini çekti. Özellikle Şili Chicago Okulu için bir laboratuar oldu.

ŞİLİ; UZUN TAÇ YAPRAĞI

Bir şiirinde Ataol Behramoğlu Şili’yi uzun taç yaprağına benzetir. O yaprağın üzerinden yıllarca kan damladı. O kanlı taç yaprağının bir yüzünde Pinochet’in faşizmi bir yüzünde de Friedman’ın Chicago Okulu vardı.

Şili’li “Chicago çocuklarına” göre devletin geniş ekonomik etkinliği ekonominin çöküşünün başlıca nedenidir. İthal ikamesinden vazgeçip, ihracat ağırlıklı bir politikaya geçmek gerekir. Petrol fiyatları yükselirken, bakır fiyatlarının düşmesi de bu yüzdendir. Cuntanın ekonomi bakanı ve sıkı bir Chicago Okulu üyesi olan Sergio Castro, (Castro, bizim Özal’ın bir versiyonuydu.) ithal ikamesi stratejisinin sonuçlarına ilişkin şu saptamayı yapıyordu; “Azami düzeyde Unitad Popular” tarafından uygulanmış olan bu model, iflas etmiş bir modeldir. O halde Friedman’ın modelini uygulamalıyız. Bir ülke ancak piyasa güçlerine sınırsız hareket imkanı sağlarsa refaha ulaşır. “

Milton Friedman 1975 Nisan’ında Şili’yi ziyaret ettiğinde, ekonominin halen kendi önermelerini yadsır durumda olduğunu saptayarak, şunları söylüyordu: “Şili’nin karşı karşıya olduğu güç problemler ve sıradan vatandaşın şimdiki durumu göz önüne alınırsa, bir serbest piyasanın oluşturulması ve özel sektörün güçlendirilmesi zorunludur” Bu hedefe ulaşmak için 1) Sermaye Piyasası oluşturulup, derinleşmelidir. 2) Ödemeler bilançosu açığı ve himayeci politikaların yarattığı problemler çözülmeli, 3) Hantal devlet aygıtının ve ekonomiye müdahalesinin yarattığı problemler halledilmelidir.

Cunta, Friedman’ın tespit ettiği problemleri gidermek için onun önerilerinin aynen uyguladı. Örneğin problem 1’e ilişkin olarak: Allende yönetimi Bankaları devletleştirmişti. Askerler bankaları süratle özelleştirecek önlemleri aldılar. Merkez Bankası devre dışı bırakıldı. Devlet işletmelerinin özel sektöre devri için sermaye piyasası alt yapısı hazırlandı. Problem 2’ye ilişkin olarak; Friedman hedef olarak Şili ekonomisinin tümüyle dışa açılmasını savunuyordu. Askerler bunun için gümrük sınırlarını ve engelleri kaldıran düzenlemeleri yaptılar. Ödemeler bilançosu açığını kapatmak için geleneksel olmayan ihracat dallarının da geliştirilmesini içeren bir politikayı da yürürlüğe koydular. Problem 3’e ilişkin olarak; Friedman’ın savına göre, devlet, özel sektör için, istikrarlı moneter ve yasal bir çerçeve oluşturmalıdır, özelleştirmenin yasal alt yapısı oluşturulmalı devlet işletmeleri özel sektöre devredilmelidir. Askerler bunu da büyük bir şevkle gerçekleştirdiler.

Bundan sonra ne mi oldu; her yerde olan oldu, yani fiyatlar fırladı, gıda maddelerinden ve tarımdan devlet sübvansiyonları kaldırıldı, yoksulluk arttı. Şili parası Esküdonun değeri büyük ölçüde düşürüldü. Her türlü sendikal faaliyet yasaklandı. Reel ücretler çok hızlı düştü. Tabi bu arada, bu önlemlere rağmen, enflasyon fırladı. İşsizlikte sürekli arttı.

Şili, Friedman’ın ve monetarist politikaların laboratuarı olmuştu. Bu süreç Şili halkına çok pahalıya patladı.Şili bugün Pinochet cuntasından kurtuldu ama Friedman’ın temelini attığı neo-liberal politikalardan kurtulamadı. Şili’nin tüm sosyal güvenlik sistemi özelleştirildi. Şili uluslar arası emeklilik fonlarının saldırısına uğradı.

Şili ve onunla benzer politikalar uygulayan tüm ülkeler, Türkiye dahil bugün işsizlik ve yoksullukla boğuşuyorlar. Friedman’ın politikaları azgelişmiş ülkelerde ancak baskıcı askeri yönetimlerce uygulanabildi. Şili cuntası ne yaptıysa yedi yıl sonra Türkiye’deki faşist cunta da aynısını yaptı. Ama Friedman bize, askerlerin ve baskıcı yönetimlerin, iddia ettikleri gibi, ülkesinin ve halkının çıkarlarını gözeten ve bu anlamda bağımsız olmadığını ve olmayacağını öğretti. Eh, en azından bunun için toprağı bol olsun..

BORSA

AB SIKINTILARI

İki haftadır 40000 sınırını zorlayan İMKB, haftanın son gününde Türkiye’nin gerçeklerine çarpıp 38.433’e kadar geriledi. Dün BirGün’ün vurguladığı gibi AB süreci fiilen durdu. Bu pat durumuna 2007 yılının sıkıntıları da eklenince dünya borsalarındaki olumlu havanın İMKB ‘ye yansıması düşünülemez. Aslında Türkiye bu nedenlerden dolayı da dünya piyasalarındaki iyileşmeyi en az , olumsuzlukları da en çok hisseden ülke olacak. Bu yüzden dün FED tutanaklarının açıklanmasından sonra FED’in tüm 2007 yılı için faiz indirimine gitmeyeceğinin belli olması dünya borsalarında az da olsa gerilemeye yol açtı. Buna bağlı olarak İMKB’de satışlar haftanın son gününde derinleşerek devam etti. Endeks 38500 desteğinin de altına geriledi. Yurtdışı piyasalarının eksiye dönmesi, dolar ve faizde görülen yükseliş satışların artmasında etkili oldu. AB İlerleme Raporu’nun açıklanmasından ve Kıbrıs konusunun Aralık ayı ortasında gerçekleştirilecek zirveye ertelenmiş olmasından sonra temkinli seyre dönen endeks, bu olumsuz havanın etkisinden kurtulamadı. AB ve Türkiye cephesinden bu konuda karşılıklı açıklamalar yapılırken somut gelişme için BM’nin devreye girmesi gerekiyor. Öte yandan, enflasyon beklentilerine yönelik kaygılar, cari açıktaki büyüme piyasalarda tedirginlik yaratan diğer önemli konular olarak görülüyor. Ayrıca, ABD konut başlangıç verileri beklenenden fazla düşüş gösterdi. Bu veri ile beraber piyasalar içeride ve dışarıda satışlarını artırdı.

Yüzde 46′sı Yunan National Bank of Greece’e devredilen Finansbank’ın dokuz aylık net karı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 157 artışla 700 milyon YTL’ye çıktı.

Banka tarafınnda yapılan yazılı açıklamaya göre, 1.138 milyar YTL olan vergi ve provizyon giderleri öncesi kar ise bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 117 yükselmiş oldu.

Bankanın toplam aktif büyüklüğü 2005 sonuna kıyasla yüzde 36 artışla 16.768 milyar YTL olurken, yüksek karlılığa bağlı özkaynakların ilk dokuz ayda yüzde 42 artarak 1.984 milyar YTL’ye ulaştığı ifade edildi. Böylece bankaların milliyetinin karlarını etkilemediğini de öğrenmiş olduk.

PARA VE FAİZ

AYNEN DEVAM

Döviz ve faiz cephesinde yukarıdaki özetlediğimiz gelişmelere bağlı olarak değişen bir şey yok. Döviz yabancı girişine rağmen daha fazla düşmüyor. Faiz ise seçim ve AB riskini hesap edip düşmüyor. Hatta önümüzdeki günlerde faizlerin biraz daha yukarı yönlü hareketi beklenebilir.

Dolar haftanın son günü 0.2 YKr’lik artışla 1.4430 YTL, avro ise 0.1 YKr’lik kayıpla 1.8450 YTL’den el değiştirdi. Bankalararası piyasadaki dolar kotasyonlarında alışta en düşük fiyat 1.4440 YTL, en yüksek fiyat 1.4470 YTL, satışta en düşük fiyat 1.4480 YTL, en yüksek fiyat 1.4510 YTL seviyesinde geçti. Uluslararası piyasada avro /dolar paritesi 1.2800-1.2820 aralığında hareket etti.

İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarı’nda işlem gören 13 Ağustos 2008 vadeli tahvil Cuma gününe işlemlerde bir önceki güne göre 0.11 puanlık artışla yüzde 21.14 bileşikten kapanırken, pazartesi gününe valörlü işlemlerde 0.27 puanlık artışla 21.20 bileşikten işlem gördü.

Share on Facebook